AKIHIRO ATLAS
Ustamın neden böyle davrandığını anlayamamıştım. Sanki içimde bir yerde, cevabını bildiğim ama kabul etmeye cesaret edemediğim bir şey vardı.
Suratındaki ifade beni biraz ürküttü. Gözlerinde bir anlığına beliren o gölge… tanıdık değildi, ama yabancı da sayılmazdı. Sanki yıllardır saklanan bir şey, istemeden yüzeye çıkmış gibiydi. Ancak o an ne gördüysem, aynı hızla kayboldu. Yerini yine o alıştığım, huzurlu ve mesafeli sakinliğe bıraktı. Ama ben artık görmüştüm.
Ustamın ustası… Cistern’den kovulmadan önce ve sonra aralarında ne yaşandı, gerçekten hiçbir fikrim yok. Sormaya cesaret ettiğimde ise, her defasında duvara konuşuyormuş gibi hissettim. Magnus kovulalı iki buçuk sene olmuştu. Benim görevde geçirdiğim süre ise üç yıl… Yani bazı şeyleri öğrenme şansım vardı, ama o şans bana hiç verilmedi.
Belki de bazı cevaplar… bilmemem için saklanıyordu.
Orada ona sorduğum soruların çoğu yanıtsız kaldı. Ama o sessizlik, boş değildi. Aksine, söylenmeyenlerin ağırlığı, söylenenlerden daha fazlaydı.
Şimdi ise… ustamın yüzünde o kısa anlık çatlak varken, bir şeyler söylemek için en doğru zaman olduğunu hissettim. Sanki yıllardır kapalı olan bir kapı, ilk kez aralanmıştı.
Suratına son bir kez baktım. Ben ona bakınca, o da gözlerini bana çevirdi.
Ve o an… sanki aramızdaki tüm sessizlik, tek bir bakışın içine sıkışmıştı.
“Tereddüt mü ediyorsun, Aki?”
Böyle bir soru beklemeliydim tabii ki… Sonuçta kaç saniyedir öylece susuyorum.
“Hayır, işin aslı şu ki… 3 yılda çok olay oldu ve kafamda toplamaya çalışıyordum.”
Ustam, gözlerini gözlerimden ayırdı ve elini çenesinin altına götürüp yavaşça çenesini tuttu.
“Ancak, toplantıdan önce çok bir vaktin yok Aki. Daha takım üyelerini görmeye gitmelisin, değil mi? Seni çok özlemiş olmalılar.”
O haklıydı. Konuşacaksam bu aptal korkaklık hissini artık bırakmam gerekiyordu.
“Haklısın, usta…”
Olabildiğince kronolojik bir sırayla anlatacağım. İlk ne olmuştu, bir düşüneyim…
Doğru, Zagreus adı verilen iblis.
“Göreve gittiğim ilk 6 ay, sadece sıkıcı ve basit şeyler olmuştu. Ancak o 6 aydan hemen sonra, bir saldırıya uğradım…” DÜNYA ZAMAN ALGISIYLA İKİ BUÇUK SENE ÖNCE
Burada olduğum 6 ay boyunca devriye gezmiş olsam da kayda değer hiçbir gelişim elde edemedim. Amacım, Dünya’yı tehdit eden kralları bulmak ve onlara karşı gelip bilgi toplamak olsa da hiçbiri karşıma çıkmadı.
Her gece binaların tepesinden bir diğerine atlarken yaptığım tek şey, Ruh Gücü olmadan doğmuş ve hayatını mutlu veya mutsuz geçiren insanları izlemekti.
Onları izlerken ise düşünüyordum…
“Kimim ben?”
Ama bu soru… cevap istemiyordu.
Sadece varlığımın etrafında dolaşan, asla dokunamadığım bir gölge gibiydi.
İnsanları izledim.
Bir adam her sabah aynı bankta oturup aynı sigarayı içiyordu.
Bir kadın her gün aynı saatte aynı pencereye bakıyordu, sanki bir şeyin geri dönmesini bekler gibi.
Bir çocuk… sebepsiz yere gülüyordu.
Hiçbirinde Ruh Gücü yoktu.
Hiçbiri “seçilmiş” değildi.
Ama yine de… yaşıyorlardı.
Ve ben… onların arasında değildim.
Bir gece, diğerlerinden farklıydı.
Gökyüzü ağırdı.
Rüzgar, sanki bir şey söylemek ister gibi dar sokakların arasında sıkışıp kalıyordu.
Adımlarımı durduran şey ise ne bir çığlık, ne de bir patlamaydı…
Bir sessizlikti .
Dünya’da yaşarken bulunduğum evin olduğu lokasyona çok yakındım. Asla ve asla bana evimde önemli muamelesi yapılmazdı. Cistern’e gelmeden önce gördüğüm tek şey, diğer iki kardeşimi seven ve bana insan değilmişim muamelesi yapan iki ebeveyndi.
Babam, her zaman ağabeyime yatırım yapardı. Onun geleceği ve huzurunu önemserdi. Küçük kardeşim ise doğduğu anda göz bebekleri oluverdi. Her zaman onun bu ailenin gururu olacağı ile ilgili şeyler söylediler.
Yalan yok, gerçekten de olacağını düşünüyordum ve bunu çok isterdim. Kardeşlerimin başarısını, kendiminki kadar isterdim. Asla onlara karşı kıskanç olmazdım. Kardeşlerim de beni çok severdi. Hiç kuşkusuz aralarında en kusursuzu bendim. Notlarım bir kere bile en yüksek notun altına düşmezdi; sanki düşerse ben de düşecekmişim gibi, her şeyi kusursuz yapmak zorundaymışım gibi hissederdim. Ev işlerinde, el işlerinde, sporda, entelektüel konularda… bulunduğum her ortamda en iyisi olmak benim için bir tercih değil, bir zorunluluktu. Çünkü ancak o zaman… belki bir anlığına da olsa kabul edileceğimi düşünürdüm. Ama ne kadar yükselirsem yükseleyim, aramızdaki mesafe hiç kapanmadı. Sanki ben ne yaparsam yapayım, ait olamayacakmışım gibi baştan karar verilmişti.
Yine de beni her zaman ayrı tutarlardı, ama bu ayrılık bir ödül değildi. Daha çok… bir işaret gibiydi. Sessiz, görünmez bir damga. Aynı masada oturmama bile gerek görülmediği akşamlar olurdu; babam beni odama gönderirdi, sanki varlığım bile o sofraya fazla geliyormuş gibi. Gitmediğimde ise… bunu hatırlatmanın farklı yollarını bulurdu. Bıçağın tenime değdiği anları hâlâ unutamıyorum; derin kesikler değildi, ama yeterinceydi. Canımı yakmak için değil sadece… bana yerimi hatırlatmak için. Yine de, garip bir şekilde, o anları saatlerce süren dayaklardan daha katlanılır bulurdum. Çünkü en azından… kısa sürüyordu. İnsan bazen acının bile daha az olanını seçmek zorunda kalıyor.
Ağabeyim… babam gibi sertti, ama bana karşı hiç öyle olmadı. Onun yanında ilk defa “korunmak” diye bir şeyin ne demek olduğunu anlamıştım. Yemeğini alıp odama geldiği anları hatırlıyorum; kapıyı sessizce açışı, sanki bir suç işliyormuş gibi etrafına bakışı… ama yine de vazgeçmeyişi. Babam ne derse desin karşı gelirdi. Onun için de kolay değildi, biliyorum. Çok kez kavga ettiklerini gördüm. Yumrukların sesi, bağırışlar… ve ben, hepsinin ortasında, hiçbir şey yapamadan duran biri. O anlarda içimde bir şey hep aynı şeyi söylüyordu: bu benim yüzümden. Ve bu düşünce… zamanla içime yerleşti, çıkmadı.
Küçük kardeşimizi bu işin dışında tutmaya çalışırdı. Onun bizim gibi büyümemesini isterdi. Birinin en azından “normal” kalmasını… sevgi nedir gerçekten bilmesini. Aynı şeyi ben de ağabeyim için istiyordum. Bu yüzden, beni korumaya çalıştığında onu durdururdum. Çünkü her yumrukta, her karşı gelişte onun da biraz daha zarar gördüğünü biliyordum. Ve garip bir şekilde… kendim için bunu istemiyordum. Acıya alışmıştım belki, ama onun alışmasını istemiyordum.
“Sorun değil, Aki. Konu sen olduğun sürece gittiğimiz her yerde seni koruyacak bir ağabeyin olacak.”
Bu sözleri söylediği anı hatırlıyorum. Sanki o an dünya biraz daha sessizleşmişti. İlk defa biri, benim için kalacağını söylemişti. İlk defa biri… gitmeyeceğini ima etmişti.
Ama altı aydır o sesi duyamıyorum. O aptal, bazen ürkütücü ama bir şekilde içimi sakinleştiren ses… yok. Ve bunu kabullenmek, geçmişte yaşadığım hiçbir şeyden daha zor geliyor. Çünkü bu sefer… alışabileceğim bir acı değil bu. Bu, içimde sürekli yankılanan bir boşluk gibi.
Gözyaşlarım fark etmeden hızlandı. Nefesim düzensizleşti, ama ses çıkarmamaya çalıştım. Pelerinimi kaldırıp gözlerimi kapattım; kimsenin görmesini istemiyordum. Zayıflık gibi geliyordu hâlâ… halbuki bu, belki de bende kalan son insani şeydi. Buraya gelmek istemiyordum. Dünya’da göreve çıkmak istemiyordum. Ama istememek… hiçbir şeyi değiştirmiyor. Zorundaydım. Çünkü kendim hakkında hâlâ anlamadığım çok şey var. Ve bu sorular… ne kadar kaçarsam kaçayım peşimi bırakmıyor.
Cistern’e geldiğimde de aslında pek bir şey değişmedi. Ortam değişti, insanlar değişti… ama ben değişmedim. Yine dışlanıyordum. Yine aynı mesafe, aynı soğukluk. Bu yüzden hep en tepeyi hedefledim; belki zirvede yalnızlık farklı olur diye düşündüm. Ama olmadı. Ne kadar yükselirsem yükseleyim… içimdeki o yalnız ve ağlayıp sızlanan Akihiro hep benimle geldi. Ondan kaçamadım. Belki de… o zaten bendim.
Yine de şimdi bunun sırası değil. Görev beklemez.
Ve ben… ne hissedersem hissedeyim, ilerlemek zorundayım.
Kendimi zorlayarak o çatının üstünde ayağa kalktım ve rüzgar giysilerimi uçuştururken yavaşça çatıdan aşağı atladım ve zemine sert ama bana zarar vermeyen bir iniş yaptım.
“Hassiktir-!”
Gökyüzünün sallanması ile üzerime gelen şeyi fark etmem aynı anda oldu. Başımı ve vücudumu eğdim ve yukarı doğru uçuşan saçlarımın uç kısımlarından birkaç parça beni ortadan ikiye yarmaya çalışan şey tarafından kesildi.
Bedenimi yıldırımlarla kapladım ve az önceki beklenmedik saldırının gerçekleştiği yerden biraz kenarıya sıçradım. Dönüp az önce olduğum yere baktım ve gördüğüm şey çapraz bir şekilde ikiye ayrılmış ve üstte kalan kısmı yere doğru düşerken camları paramparça olan bir binaydı.
Çığlık sesleri eşliğindeyken bedenim ne derse onu yapmaktan başka çarem yoktu.
Bedenimi tekrar yıldırımlara doldurdum ve tüm gücümle düşen binaya doğru atılıp iki bacağımla binanın duvar yüzeyine tekme vurdum ve düşüşü durdurdum ve eş zamanlı olarak tüm yıldırımı ellerimi aktarıp tüm gücümle ittirdim.
Elimden geleni yaptım ve bina ağır ağır da olsa hareket ederek eski konumuna geldi. Kafamın üstüne dökülen cam parçalarına aldırış etmedim ve sağ elime aktardığım yıldırımları Ruh Gücümle cisimleştirip bir zincire dönüştürdüm. Binanın ikiye yarıldığı noktaların çevresinden hızlıca koşarak oraları sardım ve diğer yanındaki binaya atılıp onun duvarına sapladım. Böylece bir süre onu sabit tutabilecekti.
“Binadaki herkes derhal evlerini terk etsin! Bu bina çok dayanamaz!” diye tüm gücümle bağırdım ve çağırışlar eşliğinde onlarca insanın binasından inişine tanıklık ettim.
Bir süre aşağı inen insanları izledikten sonra, içeride kimse kalmadığından emin olmaya başladım ve zinciri diğer binanın derinliklerine doğru ittirerek sabitledim ve iki binanın arasından çıkıp ana yola tekrar indim.
Uzaktan gelen çığlık ve korna sesleri durmuyordu ama benim olduğum ara sokak tamamen sessizdi. Hızlı hareketlerle çevremi inceliyordum. Başımı bir sağa bir sola bir farklı yöne çevirip duruyordum.
“Düşmanım nerede olabilir?”
Kendi kendime düşünüyorum ama emin olduğum tek bir şey var.
Gelecek, gelmek üzere, geldi.
Az önce düşmekten kurtardığım binanın camının içinden uzun boylu birisi camı paramparça ederek çıktı ve atlayıp elindeki uzun ve orta kalınlıktaki kırmızı kılıcı bana doğru savurdu.
Bedenim yıldırımlarla kaplandı ve bir adım yana çekildim, saldırısı ıskalamıştı. Bütün Ruh Gücümle, yıldırım gücümü sol yumruğumda topladım ve sert bir darbe indirdim-
Kılıcını hemen bana uzak kalan eline geçirdi ve diğer eliyle yumruğumu hiçbir şey yokmuş gibi tuttu.
“Kokun çok derin. Hiç şüphe yok, aradığım kişi sensin.” dedi ve yumruğumdan tuttuğu koluyla beni 60 derece döndürerek az önce kurtardığım bina arkamda kalacak şekilde çekti. Ardından karnımın ortasına öyle sert bir tekme attı ki binanın bir ucundan girip diğer ucuna çıkacak şekilde içinden geçip gittim ve diğer sokakta kalan arabalara çarparak durdum.
Birkaç saniye tüm Dünya bulanık kaldı ve ardından kendime geldiğimde kurtardığım bina tamamıyla üzerime doğru yıkıldı.
Beynim sarsılıyor gibi hissettiğim ve nefessiz kalıp başımdan akan kanın iğrenç ve sıcak kokusunu içime çektiğim birkaç saniyenin ardından derin bir nefes aldım ama hiçbir işe yaramayan bir nefesti tabii…
“Kahretsin!” demeye çalıştım binanın altındayken.
Nefes almakta zorlandığımdan Ruh Gücümü odaklayıp toplayamıyordum. Bu yüzden yapacağım bir saldırı kontrolsüz olabilirdi veyahut yetersiz kalabilirdi ama bunu yapmak zorundaydım.
Bedenimi tekrardan yıldırımlara çevirip binayı yıkıp içinden geçtim. Havada yıldırımlı formum beni birkaç saniye tuttu. Bedenimi normal formuma dönüştürdüm ve yere doğru düşerken başımı çevirerek çevreme baktım. Tam sağıma bakıyordum ki havadan aşağı doğru sol tarafıma neredeyse ses hızında gelen biri ve onun yumruğuna hızlıca dönsem de iki kolum ile suratıma aldığım siper çok işe yaramadı ve yumruğu beni yere yapıştırdı. Bedenim yumruğun şiddetiyle yeri yardı ve birkaç kez sekerek yine bir arabaya çarptım ve durdum.
Beklediğimin çok üzerinde kan kaybetmiştim. Dünya’ya geleli 6 ay oldu ve daha önce böyle bir şey görmedim. Bu kadar güçlü bir şeyin burada olduğunu varsayarsak mantıklı tek cevap…
Onun bir Kral veya Kraliçe olduğu olabilirdi. Arabanın yamulmuş kapı koluna tutunarak zar zor ayağa kalktım. Dünya bu sarsıntıların ardından hâlâ bir bulanık bir düzgün çözünürlüklü arasında geçiş yapıyordu.
Bu sırada bana saldıran kişi yavaşça gökten yere indi ve ağır adımlarla üzerime doğru gelmeye başladı. Net olmasa da yapısından ötürü bir erkek olduğunu anladım ve elinde uzun ve kalın bir kılıç tutuyordu. Işık beni yanıltmıyorsa kan renginde gibiydi.
Kendimi yere düşmeyecek şekilde konumlandırdım ve sırtımı arabaya yasladıktan sonra sesimin çıktığı kadar yüksek sesle bağırdım.
“Kimsin sen ve az önce dediğinle ne kastettin?”
Karşımdaki adam biraz daha yavaş yavaş yürüdü. Kaçacak yer arasam da çevrem kapalıydı. Şu an, yıldırımları kullanıp kaçabilecek gücüm kalmamış olmalı diye düşündüğümden seri şekilde koşmayı düşündüm fakat o sırada adam aramızda biraz mesafe kalacak şekilde durdu. Şimdi görünümü çok daha netti.
Onu ilk gördüğüm an… içimdeki krallar ve kraliçelere karşı olan nefretin neden var olduğunu bir kez daha hatırladım.
Gökyüzünden inmiş bir lanet gibiydi.
Saçları gece gibi karanlıktı ama o karanlığın içinde yanıp sönen kırmızı ve altın yapraklar… sanki kendi küllerinden doğmuş bir tanrının tacıydı. Kral olduklarını böyle belli ediyorlar işte—göğe aitmiş gibi görünerek. Ama ben biliyorum… onlar sadece çürümüş gücün yürüyen bedenleri.
Gözleri…
Bir tanesi kan gibi kızıldı. Soğuk, acımasız, yargılayan.
Diğeri ise yeşildi—ama yaşamın değil, çürüyen bir ormanın son nefesi gibi.
İki farklı felaket aynı yüzde birleşmişti.
Yüzünde tek bir titreme yoktu. Sanki beni öldürmek onun için bir refleks, bir alışkanlıktı. İnsan öldürmek değil… “alt bir varlığı ortadan kaldırmak.” İşte krallar böyle bakar. Seni görmezler bile.
Omzunda taşıdığı şeyler…
Köpek kafaları.
Ama onlar birer süs değildi.
Birer hatıra gibiydiler.
Parçalanmış, boş gözlü, sessiz çığlıklarla bana bakıyorlardı.
Bir kralın merhameti bu kadardır işte—sadakati bile parçalar, omzuna takı yapar.
Belindeki kemer… kafataslarından oluşuyordu.
İnsan mıydı, yaratık mıydı bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var—o kemer bir savaşın değil, bir soykırımın hikayesiydi. Giysileri… kırmızı ve siyah.
Kan ve gölge.
Yani tam da onların rengi.
Gözlerini, benim zar zor açık tuttuğum gözlerime kenetledi.
“Efendimizin kaderi senden bahsetti. O gelene kadar seni bulmam gerekliydi, bulmamız gerekliydi. Akihiro Atlas, sen ırkımız için çok şey ifade ediyorsun. Dahasını da edecek olmalısın.” dedi ve belinde tuttuğu elini bedeninden ayırıp bana onu tutmam için açarak uzattı.
Aramızdaki mesafeye rağmen onu tut der gibi uzatıyordu, gerçekten istekliydi.
“Reddetme şansın yok. Efendimiz, seni son anlarındaki kehanetinde gördü. Onunla karşılaşacaksın, karşılaşmak zorundasın. Bunun bizim için anlamı büyük ve önemli olacak. Akihiro Atlas, bana yaklaş ve Tenebrium’a seni götürecek geçiti açayım.”
Bu dediklerinin ardından bir süre anlattıklarını sindirdim ve düşündüm.
Tenebrium, ha? Bir Sacred Domain ismi olsa gerek.
…
Gözlerimi kıstım.
“Efendim dediğin kişi, Başkralınız mı oluyor?” diye sessiz bir tonda konuşarak yanıtladım.
Karşımdaki onurla gülümsedi. Elini şu anda bile bana doğru tutuyordu.
“Bu doğru. Başkralımız binlerce yıl önce bu evrenlerden göçtürüldü. Ancak… o geri gelecek.”
Sesinde bir titreme yoktu. Ama o sakinliğin altında ezilen bir yas vardı.
“O buradayken… düzen vardı, ama bu sizin anladığınız türden bir düzen değildi. Korkuya dayalı değildi. Güce tapınmaya dayalı değildi. Kimse kimsenin önünde diz çökmezdi… çünkü kimse diz çöktürecek kadar aşağılık değildi.”
Gözleri bir anlığına uzaklara kaydı.
“Biz… birbirimize yardım ederdik. Güçlü olan zayıfı ezmezdi, aksine onu kaldırırdı. Savaş… bir kavram olarak bile yoktu. Kan dökmek, akla gelen en son şeydi. Çünkü Başkral… bize gücün ne için var olduğunu öğretmişti.”
Sonra yüzü yavaşça sertleşti.
“Ama o gitti.”
Bu iki kelime, bir çöküşün ağırlığını taşıyordu.
“Ve biz… kendimizi tanıyamaz hale geldik.” “İlk başta küçük şeylerle başladı. Yardımlar azaldı. Güçlü olanlar artık sadece kendilerine yardım etmeye başladı. Sonra… üstünlük kavramı doğdu. ‘Ben daha güçlüyüm’ diyenler ortaya çıktı.”
“Hiyerarşi… bir hastalık gibi yayıldı. Bir süre sonra… güç, bir sorumluluk olmaktan çıktı. Bir silaha dönüştü.”
Sesi ilk kez biraz karardı.
“Kardeş kardeşi katletti. Aynı kandan olanlar… birbirlerinin boğazını parçaladı. Bir zamanlar birlikte yükselenler… birbirlerini aşağı çekmek için yarıştı.”
“Ve sonra…”
Duraksadı. Sanki söyleyecekleri bile kirliydi.
“Eğlence için öldürmeye başladılar.”
Öyle mi, hep yaptığınız şeyi… kendi ırkınıza olunca mı umursuyorsunuz?
“Çığlıklar… bizim dilimizin bir parçası haline geldi. Merhamet… zayıflık olarak damgalandı. Sadakat… sömürülmesi gereken bir araç oldu. Bazıları… kendi türünü parçalayarak gücünü artırmaya çalıştı. Bazıları… zayıfları canlı canlı parçalayarak ‘üstünlüğünü’ kanıtladı. Ve en kötüsü…”
Gözleri tekrardan bana kilitlendi.
“Kimse bunun yanlış olduğunu hatırlamadı. Biz… cehennemi dışarıda aramazdık artık.”
Sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
“Çünkü biz… cehennetin kendisi olduk.”
Bir anlık sessizlik oldu, cümlelerini kurmasını sabırla bekledim.
“Başkralımız varken… biz bir ırktık. Başkralımız gittikten sonra…”
Yüzünde acı dolu, ama gururlu bir ifade belirdi.
“…biz bir felakete dönüştük.”
Üzerime doğru birkaç adım atmaya başladı, seri adımlarla bana yaklaştı.
“Ve ben… hâlâ onun geri döneceğine inanıyorum. Çünkü ancak o… bu iğrençliğe son verebilir. Ve sen! Onun son kehanetiydin, Başkralımızın… efendimizin son kehaneti sendin! Eminim, sen bir anahtar olacaksın!”
…
Tüm şehri inletecek kadar yüksek sesle bir kahkaha patlattım. Göğsüm sarsılıyordu. Sesim duvarlara çarpıp geri dönüyor, taşları titretiyor, havayı yırtıyordu. Nefes almak için durmam gerekirken… daha da güldüm. Dizlerim hafifçe kırıldı, başım geriye düştü. Gökyüzüne bakarak güldüm. Sanki anlattığı o “kutsal geçmiş” göklerden bana bir şaka olarak inmişti.
Elimle yüzümü kapattım ama bu gülüşü durdurmak mümkün değildi. Parmaklarımın arasından sızıyordu.
“Bir kral… ve onun altında diz çökmeyen bir halk… Öyle mi?!”
Bir adım attım, hâlâ gülerek. Sesim artık sadece neşeli değil—keskin, aşağılayıcı, parçalayıcıydı.
“Ne kadar… ne kadar komik bir yalan bu böyle!”
Gözlerim ona kilitlendi. Gülüşüm bir an inceldi, sonra tekrar yükseldi.
“Siz… gücü olan varlıklarsınız. Tanrı gibi varlıklar. Ve bana diyorsun ki… kimse kimseyi ezmedi?”
Başımı iki yana salladım, hâlâ kahkahalar arasında.
“Bu doğaya aykırı. Bu varoluşa aykırı. Bu… düpedüz saçmalık!”
Bir an durur gibi oldum… ama sadece daha derin bir nefes almak içindi.
“Gerçek ne biliyor musun?”
Gülüşüm yavaşladı. Ama bitmedi. Altında hâlâ titreyen bir delilik vardı.
“Sizin ‘cennet’ dediğiniz şey… sadece bastırılmış bir canavarlıktı. Ve o başkralınız…”
Kısa bir, keskin kahkaha daha.
“…sadece kapağı kapalı tutuyordu.”
Üzerime doğru adımlarını şaşkınlıkla kesen kişiye son bir şey söyledim.
“Adın ne?”
Omzunun üzerine yasladığı uzun kılıcını elinde çevirip sağa doğru savurdu ve savurmasıyla benim solumda kalan binaların camları parçalandı ve binaların duvarları çatladı.
“Zagreus, İblis ırkının 2. kralıyım. Az önce dediklerini ödeyeceksin. Seve seve geleceğini düşünmediğimden sana başta saldırmıştım zaten… Yine de dediklerin affedilemez. Ödeyeceksin ve canlı kalmanın ucunda bırakacağım seni, o yeniden doğana kadar işkence edeceğim sana.”
Tamam tamam, daha fazla gülmeye gerek yok.
Hepsinden nefret ettiğim anlaşılmıştır. İçimde asla bitmeyecek olan bir nefret.
Ben insanım. Hepsi bu. Kral veya Kraliçe veya Tanrı veya Tanrıça… Hiyerarşi büyüdükçe insanlara edilen zulüm artar.
Ben insanım.
Sonlarını getireceğime dair ant içtim.
“Umarım yapabilirsin, Zagreus.”
Öne doğru atıldım ve mızrağım Sentry’i var gücümle savurdum.
BÖLÜM SONU