AKIHIRO ATLAS
Mızrağımı tüm gücümle Zagreus’a doğru savurdum; keskin ucu, boynunu hedef alarak yatay bir çizgide havayı yarıyordu. Hamlem hızlıydı, kararlıydı—tek bir açık bırakmamaya yemin etmiş gibiydim.
Ama o… beklediğimin ötesindeydi.
Kılıcını sapından kavrayıp tek bir akıcı hareketle döndürdü. Metalin metale çarpışı kısa, sert bir ses çıkardı ve saldırım, sanki hiçbir ağırlığı yokmuş gibi yön değiştirip savruldu. O an, gücümün değil; onun kontrolünün belirleyici olduğunu anladım.
Göz göze geldik.
Zaman bir anlığına donmuş gibiydi. Gözlerinde, az önce söylediğim sözlerin yankısı hâlâ canlıydı—soğuk, keskin ve bastırılmamış bir öfke. Bu, basit bir sinir değildi; sanki içten içe kabaran, ama taşmak için doğru anı bekleyen bir şeydi. Ve o an, bunun hedefinin ben olduğumu çok net hissedebiliyordum.
Bana, “Sana son kez soruyorum-” demeye çalışırken yıldırım gücümü sağ ayağıma yoğunlaştırdım ve karnının ortasına sert bir tekme vurup onu geri savurdum. Sadece 6-7 adımlık mesafe kadar geriye fırlatabildim. Düşündüğümden güçlü çıktı, İblislerde 2. kral ne demek bilmiyorum ama aralarından en güçlü 2. demekse işim cidden zor gibi hissediyorum.
“Konuşma faslını geçtik, Zagreus. Benden ırkdaşlarımı alan sen ve senin gibi olan krallara ya da kraliçelere katılma hevesim yok. Geri dön ve Başkralına beni rüyaları dışında asla göremeyeceğini söyle.” derken eminim ki, çok havalı gözüküyordum. Gözlerimi yumdum ve birkaç saniye bekledim. Hafif kısık şekilde yavaşça gözlerimi tekrar açtım ve Zagreus önümde yoktu.
“Siktir!”
Çevreme hızlı hızlı bakıp onu ararken üstüme düşen gölgeyi fark edip kafamı kaldırdım ve bedenimi yıldırımlarla doldurup kaçmam ve üstüme arabanın düşmesi aynı anda gerçekleşti. Neyse ki yara almadan kaçmıştım ancak saldırılar kesilmedi. Zagreus, çatının tepesinden kılıcını geri doğrulttu ve bana doğru sertçe 1 değil 2 değil 3 değil, sayamadığım kadar çok kez savurdu ve Ruh Gücüyle doldurulmuş kesiş saldırıları yolladı.
“De Caelo!”
Tekrardan bedenim yıldırımlarla kaplandı. Ses hızında hareket ediyordum ama saldırılarının ardı arkası kesilmiyordu. Bu deli iblis nasıl oluyor da kolunu bu kadar hızlı savurabiliyor?!!
Birkaç kesişi atlattıktan sonra insan formuna geri dönüştüm, yerde son hız kaydığımdan ayağıma yere sapladım ve üstüme doğru gelen son kesişi karşılamak için mızrağıma yıldırım gücümü yükledim ve tüm gücümle fırlattım. Kesişi ortadan ikiye yaran mızrağım içinden geçti ve gitti. Onu kendime doğru geri çağırdım ama o bana gelmeden görüşüm değişti.
Mızrağım elimde yıldırımlarla oluşuyordu ki suratımın ortasında bir kılıç gördüm, ortadan ikiye bölünmek üzereydim. Mızrağımın oluşumunu boşverip yana çekildim ve kılıcın beni ikiye kesmesinden kurtuldum. Zagreus gözümün önündeydi. Ondan hızlıyım sandım ama bu sefer kılıcını dikey pozisyondan yataya getirip aramızdaki 1 adımlık mesafeden bana doğru savurdu. Az önce oluşmamış mızrağımı hızlı geri çağırıp havada sıçradım ve iki ayağımla mızrağıma tekme atarak kılıcın darbesini zayıflatmaya çalıştım. Anlık vereceğim en hızlı reaksiyon buydu ve ona rağmen kılıç darbesi beni öyle geri fırlattı ki, kendimi 2 binanın içinden geçip karşısından çıkarken buldum .
Saplandığım bina çarptığım üçüncü binaydı ve yavaşça taşların içinden kendimi çıkardım ve öksürmemle beraber kanım yere sıçradı. Ciddi hasar almıştım ve muhtemelen başımda kanıyordu çünkü görüşüm bulanıklaştı.
Hızlıca mızrağımı oluşturdum ve bu anda işime yarayabilecek bir tekniğimi düşündüm.
“Fulgur Nuptiarum.”
Bu teknik ile Ruh Gücümü bulunduğumuz diyardaki tüm yıldırımları belirli bir organımda toplayabilecek güce erişiyordum.
Diyar ile kastettiğim bir Sacred Domain, şu an Dünya ve garip sayılardan oluşan bir Sacred Domain’deyim. Burada akıl almaz derecede elektrik ve yıldırım kaynağı var. Teknolojik sistemleri farklı.
Bir Sacred Domain, farklı zaman dilimine, farklı alışkanlıklara, farklı ırklara, farklı güçlere, kısacası bir diğerinden farklı her şeye sahip olabilir. Birbirinden farklı basit cep evrenlerdense gerçeklik ve sahteleri arasında kalmış bazı karmaşık diyarlardır. Bir Sacred Domain, sonsuz boyutlu uzaylar içerir ve bu yüzden yaratıcıları bazen onları kendileri kontrol edemez. Kendi başına kontrol işlemini yapabilenler çok üst katmandaki varlıklardır. Cistern’in yaratıcısı, orayı kontrol edemeğinden Takım 0’ı tamamen gücünü Cistern’in düzeni ve varlığı için onu ayakta tutan kişiler olarak gökyüzüne yerleştirmişti.
Bu Sacred Domain’i kim yarattı bilmiyorum ama içinde yaşayan insanlar gerçekten işlevli şeyler yapmış. Bu savaşta beni kurtaran onların yıldırımlarıysa, düşmanlarını küle çevirmekte benim görevim.
Bütün ışıklar söndü. Araba farları söndü ve elektrikli alet sesleri sustu. Tüm elektrik ve bulutlardan oluşacak yıldırımlar yavaşça elime toplanıyordu.
Sağ kolumu serbest bıraktım.
Sanki damarlarımın içinden akan şey kan değil de parçalanmış bir gökyüzüydü; kolum titreşen, kıvılcımlar saçan bir yıldırım ağına dönüştü. Elektrik derimin altından dışarı taşıyor, havayı yakıyor, etrafımdaki boşluğu bile geriyordu. O gücü bastırmadım—aksine, tamamen saldım. Bir anda hareketlendim.
Binaların duvarlarına çarparak değil, onları basamak gibi kullanarak ilerledim; bir duvardan diğerine sıçrarken arkamda yanık izleri ve çatlaklar bırakıyordum. Geldiğim deliklerden ileri doğru fırladım—tek bir hedefim vardı.
Zagreus.
Tüm gücümle yumruğumu savurdum.
“Fare.” dedi.
Sesi sakindi. Rahatsız edici derecede sakindi.
Yumruğum tam yüzüne inecekken, avcunu açtı… ve durdurdu.
Çarpışma anında, içimde biriken tüm yıldırım kontrolsüzce dışarı taştı. Güç, elimizin temas ettiği noktadan patladı; sokak boyunca ışık direkleri birer birer infilak etti, arabaların metal gövdeleri ezilip parçalandı, camlar sağır edici bir gürültüyle tuzla buz oldu. Hava, yanmış ozon kokusuyla doldu.
Ama o… yerinden bile kıpırdamadı.
“Nasıl… nasıl yaptın?!” diye öfkeyle bağırdım, sesim kendi kulaklarımda bile yabancı geliyordu.
Bakışları üzerime sabitlendi.
“Güçsüzsün, Akihiro Atlas.” dedi, sanki tartışmasız bir gerçeği dile getiriyormuş gibi. “Efendimiz seni istemiyor olsa, seni herhangi bir insana yaptığım gibi tek vuruşta öldürürdüm.”
Bir şey içimde koptu.
Öfke… hayır, bu sadece öfke değildi. Bu, aşağılanmanın, bastırılmışlığın ve kendimi kanıtlama arzusunun tek bir noktada patlamasıydı.
Elimi hâlâ bırakmamıştı.
Tam o an karar verdim.
Gözlerim titrerken diğer elimle onun bileğini kavradım—sert, kararlı. Bir an bile tereddüt etmeden vücudumu geriye attım ve ters takla attım. Ağırlığımı kullanarak kolunu döndürdüm, eklemini doğal sınırının ötesine zorlayacak açıya getirdim.
Usta Shu’nun sesi zihnimde yankılandı:
“Güç yetmezse, yönünü değiştir.”
Şimdi, onun gücünü… ona karşı kullanıyordum. Kolunu tek bir hareketimle kırabilirdim.
Ancak, bu adamın kolunu kırmak yeterli bir ceza değildi. Kim bilir, kaç insan öldürdü? Hareket hızımdan hiçbir şey kesmedim. O daha tepki gösteremeden mızrağımı oluşturdum ve hızlıca omzu ve dirseği arasından kolunu kesip attım. Mızrağımı elimde döndürdüm ve az önce kullandığım tekniğimden etrafa sıçramış tüm yıldırımları bir kez daha aynı şekilde topladım ve bu sefer mızrağıma hepsini yükleyip düz bir hizayla kalbinin olduğu yere yönelttim.
Geber.
Mızrağımı, kesilmemiş eliyle tuttu ve beni kolayca durdurdu. Ben itiş gücümü tekrardan oraya yönlendirmeye çalışırken şaşkınlığımla bir saniye duraksadım ve o duraksamayı fırsat bilip mızrağımdan beni tuttu ve kendi üstünde çevirip arkasında kalan zemine sertçe vurdu ve yerde seke seke geri fırladım. Mızrağımı avcunun içinde sıktı ve paramparça etti. Kanamalarım artmıştı ama bir kez daha ayağa kalkmayı başardım. Sonrasında gördüğüm şey yüzünden gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Kolundan kırmızı ve kan dokularının gözüktüğü bir damar çıktı ve yerde öylece duran uzvuna yapışıp yavaşça koluna yeniden oturdu. Bütün aralıklar birden doldu ve kolu hiçbir şey olmamış gibi tekrardan bedenine bağlandı.
“İblis kanı. Bir iblis kopan her uzvuna tekrar bağlanabilir. Hangi bölgemi kesersen kes, tekrar bedenimi birleştirebilirim. Bana ve bize bu şekilde zarar veremezsin, Akihiro.”
Böyle bir şeyin mümkün olması çok tehlikeliydi. Aramızda devasa bir güç farkı varken onu zayıflatmak için tek yolumu da kaybetmiş gibiydim. Uzuvlarını kesip ona zarar veremeyeceksem onu nasıl savaşamaz hale getirip öldürebilirim?
Kaçmayı istemesem de bir anlığına aklımdan geçirdim. Benim peşimden gelirken onu zayıf olacağı bir yerde kıstırıp öldürmeyi deneyebilirim. Ancak, nasıl öldürebileceğimi bile şu anda bilmiyorum.
“Kaçmayı düşünme, Atlas. Kokunu çok net bir şekilde tanıyorum. Asla unutmam. Bana pusu kuramazsın. Hakkımızda konuştuklarından sonra öylece kaçamazsın. Elime bir kere düştün ve asla tekrardan kaçamayacaksın. Kaçamazsın, kaçamazsın. Senin için bu minik koridordan sonrası yok.” yavaşça tekrardan üzerime yürümeye başladı. Elinde kılıcı tekrardan oluştu ve seri adımlarla üstüme fırladı.
Zagreus kılıcını savurmaya başladığında bunun sıradan bir saldırı dizisi olmadığını anladım; her darbe, sadece öldürmeye değil, beni ezmeye, direncimi kırmaya yönelikti. Sağdan gelen ilk vuruş, havayı yararken çıkardığı keskin uğultuyla birlikte mızrağıma çarptı ve bileklerimden omuzlarıma kadar yayılan bir sarsıntı bıraktı. Daha o darbenin titreşimi kemiklerimden silinmeden, sol taraftan ikinci bir kesiş geldi; refleksle mızrağımı döndürdüm, metal metale çarptı, kıvılcımlar gözlerimin önünde patladı. Duraksamıyordu. Sağ alt çaprazdan yükselen bir kesiş, ardından sol üstten inen öldürücü bir yay çizgisi… Hepsi birbirine kusursuz şekilde bağlanıyordu. Sanki bir insanla değil, durmaksızın saldıran, nefes almayan bir makineyle dövüşüyordum. Mızrağımı elimde çeviriyor, savunmayı akışa bırakıyordum; her darbesine karşılık verebilmek için düşünmeye bile vakit yoktu, bedenim kendi başına hareket ediyordu. Yıldırım gücümü mızrağın gövdesine yaydım; her blokta elektrik patlayarak darbeyi sönümlemeye çalıştı, ama onun gücü farklıydı. Her çarpışmada çıkan ses daha ağır, daha baskındı. Sanki benim silahım savunma yapmıyor, sadece parçalanmayı geciktiriyordu. Dikey bir darbe indirdiğinde mızrağımı yatay tutup karşıladım; çarpışmanın şiddetiyle dizlerim hafifçe kırıldı, ayaklarım zeminde istemsizce kaydı. Hemen ardından sağdan gelen yatay kesiş, savunmamı zorla yana itti. Aramızdaki mesafe sabit kalmıyordu—beni adım adım geri sürüklüyordu.
Zemin ayağımın altından kaçıyor gibiydi. Her darbe beni bir adım daha geriye zorluyor, her geri adımda dengeyi yeniden kurmak için çabalıyordum. Kolumdan mızrağa yayılan yıldırım daha da şiddetlendi; çatırdayan enerji, darbelerin etkisini dağıtmak için etrafa sıçrıyordu. Ama bu bile yetmiyordu. Onun her vuruşu, sadece fiziksel bir güç değil, aynı zamanda ezici bir irade taşıyordu. Savunuyordum—evet—ama üstün olan ben değildim. Sadece hayatta kalmaya çalışıyordum.
Nefesim düzensizleşti. Her blokta biraz daha yavaşlıyor, her karşılamada bir anlık gecikme hissediyordum. O ise hız kesmiyordu. Sağdan, soldan, yukarıdan, çaprazdan… darbeler bir ritim gibi akıyordu, ama bu ritim benim sonumu yazan bir şeydi. Mızrağımın titrediğini hissediyordum; sadece darbelerin şiddetinden değil, artık sınırına yaklaşmasından. Eğer bu tempo devam ederse, ilk kırılacak şeyin silahım mı yoksa ben mi olacağından emin değildim.
Ve en kötüsü şuydu: Ne kadar dayanabileceğimi gerçekten bilmiyordum.
Dizlerim geri geri kayarken zeminin çatladığını hissediyordum. Her darbesi yalnızca mızrağıma değil, irademe de iniyordu sanki. Nefesim ağırlaşmıştı ama onun temposu… tek bir an bile düşmüyordu.
Bir anlık boşluk aradım.
Yoktu.
Kılıcı yine sağdan savruldu—
Bu sefer karşılamak yerine yana kaydım. Çeliğin uğultusu kulağımın dibinden geçti. O an, yıldırım gücünü mızrağımın ucunda yoğunlaştırdım ve ileri atıldım.
“Şimdi!”
Mızrağımı ona yönelterek ile ileri fırladım.
Ama… Gözleri.
Sanki her şeyi en başından biliyormuş gibi, bileğini hafifçe kırdı ve kılıcının düz yüzeyiyle mızrağımı yana itti. Aynı hareketin devamında dirseği kaburgama çarptı. Dirseği bana temas ederken az önceki uzvundan çıkan ile aynı renkte yani kırmızı kan renginde bir aura ile kaplandı.
Nefesim kesildi.
Geri savruldum. Ayaklarım zemine sürtünürken zorla dengemi topladım ama o çoktan üzerime gelmişti bile. Bu sefer saldırıları daha da ağırdı. Gözlerim kararıyordu.
“Bizim kanımız senin gibi sıradan bir insan için fazla yorucu olabilir. Suratına değdiği anda bile bayılacak gibi oluyorsun.”
Gerçekten dediği gibi bir an için bayılacak gibi hissettim ama nedense ardından etki yok oldu ve o boş boş konuşmaya devam ediyordu.
“Şu an işitme duyunu kaybediyorsun, birazdan doku yeteneklerin solacak ve bayılacaksın. Ben de seni güzelce buralardan götüreceğim, Atlas!”
Dediği gibi değildi. Bir gariplik vardı ve o kadar da etkilenmiyordum.
Bir anlığına rol yapmak için dizlerimin üstüne düştüm ve üzerime gelmesini bekledim.
Ağır adımlarla üstüme doğru geldi ve elini yavaşça başıma doğru uzattığında adımlarımı yıldırımlarla doldurup arkasına hemen geçtim ve kalbine doğru mızrağımı yönelttim. Çok hızlı reaksiyon gösterdi ama bu onu kurtarmadı. Darbem kalbine olmasa da omzuna saplandı ve içinden geçip gitti.
Yıldırım gücüm çatırdayarak dağılıyordu.
“Daha ne kadar kaçacaksın?” dedi soğuk bir sesle.
Dişlerimi sıktım.
Kaçmıyordum.
Dayanıyordum.
Ve bu farkı ona göstermek zorundaydım.
Gözlerimi kapatacak gibi oldum… ama tam o anda her şey yavaşladı.
Kılıcının geliş açısı.
Ayaklarının basışı.
Omzunun kasılışı.
Hepsini gördüm.
Bu sefer geri çekilmedim.
Omzuna saplı mızrağım onu yavaşlatmıyordu belki ama bu yüzden omzunun hareket kapasitesi düşmüş olmalıydı.
Tam tersine, ileri adım attım. Kılıcı inerken elimi taş kağıt makas oynayan birinin makas yapma şekline getirdim ve darbenin merkezine girdim. Bütün bedenimdeki Ruh Gücünü ince bir bıçak gibi tuttuğum elime yükledim. Çarpışma anında yıldırım gücümü patlattım.
Gök gürültüsünü andıran bir ses yankılandı.
İlk kez… dengesini kaybetti.
Gözlerim açıldı.
“Yakaladım seni.”
Mızrağı döndürdüm, altından yukarı doğru keskin bir hamle yaptım. Kaçtı—ama bu sefer geri çekilen oydu.
Aramızda birkaç adımlık mesafe oluştu.
İkimiz de nefes alıyorduk.
Ama bu artık aynı savaş değildi.
Az önce beni geri iten adam gitmişti.
Şimdi… karşısında duran şeyden emin değildi. Ben de değildim.
Zagreus dudaklarının kenarında beliren o silik gülümsemeyle başını hafifçe yana eğdi; sanki söylediklerimi tartıyor değil de, çoktan nasıl karşılık vereceğine karar vermiş gibi.
“Demek bu oyun böyle oynanıyor, senin açından…” Omzunda bir mızrak ve göğsünde bir kesik ile bana doğru bakıp sinsice gülümsüyordu.
“Ne güzel,” diye devam etti, sesi alçaldı, neredeyse fısıltıya dönüştü. “O zaman kuralları biraz daha… sana uygun hale getireyim.”
Bir adım attı. Sadece bir adım.
Ama o adımda, az önceki tüm saldırılarından daha fazla niyet vardı.
“Seni hemen öldürmeyeceğim.” dedi sakince. “Hayır… bu çok basit olurdu. Senin gibi biri için fazla merhametli.”
Gözleri üzerime kilitlendi; bu sefer öfke yoktu. Daha kötü bir şey vardı—soğuk bir kesinlik.
“Ve en sonunda…” diye mırıldandı, başını çok az kaldırarak, “ölmek istediğin o noktaya seni kendin getireceksin.”
Gülümsemesi bu sefer biraz daha belirgindi.
Ağzımı açıp konuşacaktım ki birden gözümün önünden kayboldu.
“Çok hızlı… Bu kadar hızlıydı da neden benim hareketlerime reaksiyon göstermedi?!!” Bilerek benimle oynuyordu…
Hemen mızrağımı tekrar elime çağırdım ve yavaşça oluştuktan sonra çevremi incelemeye başladım. Ortalık yerde duramam diye düşünüyordum ki üzerime doğru göremeyeceğim kadar hızla bir şey fırlatıldı. Engel olmak adına hemen mızrağımı dikey pozisyonda savurdum ve gelen şeyi ikiye yardım.
İğrenç bir et sesi geldi.
Kestiğim şeyden kurtulmuştum ama mızrağıma baktığımda kıpkırmızı olan ucunu gördüm. Kırmızı bir sıvı yere doğru damlıyordu.
“N-Ne…?”
Korkuyla, telaşla ve acıyla yavaşça başımı önce sağıma sonra soluma çevirdim.
Sağımda bir kadının vücudunun karnından yukarı kısmı vardı. Solumda da aynı kadının vücudunun karnından aşağı kısmı vardı.
Nefesim kesildi, ciğerlerime hava dolmuyordu. Midem kasıldı, içimden yükselen o mide bulandırıcı dalgayı zor tuttum. Ellerim daha fazla titremeye başladı.
“Hayır…”
Geriye bir adım attım. Ayağım kaydı, neredeyse düşüyordum.
“Hayır… hayır… hayır…”
Gözlerimi kaçırmak istedim.
Ama kaçamadım.
O görüntü zihnime kazınmıştı. Ne yana baksam… oradaydı.
Parmaklarım gevşedi. Mızrak neredeyse elimden düşüyordu. O kırmızı sıvı hâlâ damlıyordu… her damla, beynimde yankılanan bir çığlık gibiydi.
“Ben… ben yaptım…”
Sözler dudaklarımdan dökülürken sesim titriyordu. Tanıyamadığım bir korku vardı içimde.
Bu… düşmana karşı hissettiğim korku değildi.
Bu…
Kendimden korktum. Kendimi savunmak için bir insanı öldürdüm.
Midem bir kez daha kasıldı. Başımı yana çevirdim, gözlerimi kapattım ama nafileydi. Görüntü gitmiyordu. Sanki göz kapaklarımın içine kazınmıştı.
Nefes almaya çalıştım. Ama her nefes… boğazımda düğümleniyordu.
“Bu… ben miyim…?” Sesim fısıltıya dönüştü.
Bir an için ellerime baktım. Titreyen, kontrolsüz, yabancı eller… Sanki bana ait değillerdi.
Sanki o darbeyi indiren kişi… ben değildim. Ama gerçeği inkâr edemiyordum. Ben yapmıştım. Ve o an… içimde bir şey kırıldı.
Savaşın gürültüsü hâlâ etrafımda devam ediyordu belki… ama benim için her şey sessizliğe gömülmüştü.
Çünkü ilk kez…
Gerçekten neye dönüştüğümü görmüştüm. Artık yaptığım savaşlarda insanlar daha fazla ölecekti. Burası insan yuvasıydı. İnsanları öldürenlerin olduğu bir insan yuvası.
“Bunu… Bunu… Bunu ben…” mızrağıma baktım ve gördüğüm kanın kokusuna kadar aldıktan sonra kusacakmış gibi olduğumdan hemen ağzımı arkama dönüp yere doğru tuttum ama savaşta olduğumu bir anlığına unutmuştum.
Zagreus, birden yanımda belirdi. Yavaşça kafamı kaldırıp solmuş gözlerle ona bakacaktım ki karnımın ortasına vurup beni metrelerce geri uçurdu ve bir ana yoldaki arabaya saplandım.
Çarpışım nedenini bilmediğim bir şekilde fazla yumuşaktı ve arabanın metali fazla sıcaktı. Yerden tutunup ayağa kalkarken tutunduğum zemin kan gölü olmuştu. Kendi kanım olduğunu düşünüyordum. Çok aldırış etmeden kalktım ve bir saniye arabaya doğru gözümü çevirdim.
Bu sefer… zihnim kaçamadı.
Çünkü görüntü, inkâr edilemeyecek kadar yakındı.
Arabanın ön kısmı içeri doğru çökmüştü. Metal katlanmış, camlar çatlayıp dağılmıştı. Ama asıl… asıl orada olan şey metaller değildi.
Onlardı. Arabayla benim aramda sıkışmışlardı. Bir anlığına ne gördüğümü anlayamadım. Beynim görüntüyü parçalamaya çalıştı, anlamlandırmaya çalıştı… ama başaramadı.
Sonra…
Her şey bir anda yerine oturdu.
Ve içimde bir şey koptu.
“...yo—”
Sesim çıkmadı.
Ayaklarım geri gitmek istedi ama bedenim donmuştu. Gözlerim istemsizce o noktaya kilitlendi. Ben… Onlara çarpmamıştım sadece. Onları… Arabaya bastırmıştım.
Çarpışmanın neden “yumuşak” hissettirdiğini o an anladım.
Çünkü darbe… metale değil…
Onlara gelmişti önce.
Ellerim titremeye başladı. Parmaklarım uyuştu. Mızrağı tutup tutmadığımı bile hissedemiyordum artık.
“Hayır…”
Başımı salladım. Yavaşça. İnandırmaya çalışır gibi.
“Hayır… bu… bu ben değilim…”
Ama gözlerim yalan söylemiyordu.
Bir adam.
Bir kadın.
Ve aralarında… küçük bir çocuk.
Üçü de arabanın önünde… benim çarpışımın etkisiyle metalin içine gömülmüş gibiydi. Organları ve kanları çevreye yayılmıştı. Bedenleri paramparça olmuştu.
Zihnim detaylara bakmak istemiyordu.
Ama gözlerim kaçamıyordu.
Sanki biri zorla izletiyordu.
Sanki… cezam buydu.
Nefesim kesildi. Göğsüm sıkıştı. Midem kasıldı.
“Ben… duramadım…”
Kelimeyi fısıldadım.
Ama bu bir bahane değildi.
Bu bir gerçekti. Ve o gerçek…
Hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Dizlerim titredi. Bir adım attım. Sonra sendeledim.
“Ben… onları gördüm mü…?”
Hatırlamaya çalıştım. O anı hatırlamaya çalıştım. Çarpışmadan hemen önceki o saniyeyi.
Ama zihnim… boştu.
Sanki o anı özellikle silmişti. Sanki… Görmemeyi seçmiştim.
“Hayır…” Bu sefer sesim biraz daha yüksek çıktı.
“Ben böyle biri değilim…”
Ama cümle ağzımda dağıldı.
Çünkü içimde başka bir ses vardı.
Soğuk. Acımasız. Gerçek.
Ama yaptın.
Ellerimi kulaklarıma götürdüm.
“Kes şunu…”
Ama susmadı.
Onları sen öldürdün.
“Kes dedim!”
Bağırdım. Öylesine bağırdım ki, sesim çatladı. Boğazım yandı.
Nefesim düzensizleşti. Gözlerim doldu ama ağlayamıyordum bile.
Sanki bedenim bile ne yapacağını bilmiyordu. Titremekten yerimde sabit duramıyordum. Sadece ellerim de değil, tüm benliğim titriyordu.
“Ben… ben sadece savaşıyordum…”
Bir adım geri attım.
“Onları korumak istedim…”
Sonra bir tane daha. Ama görüntü… Ben uzaklaştıkça daha da büyüyordu sanki, asla kaçamıyordum.
“Ben… kahraman olacaktım…”
Fısıldadım. Bu cümle… O an…
İçimde parçalandı.
Çünkü önümde duran şey… Bir kahramanın yaptığı bir şey değildi.
Bu… Bir felaketti. Ve ben… Onun merkezindeydim.
Gözlerim boşluğa kaydı.
Zihnim parçalanıyordu.
Düşüncelerim üst üste biniyor, anlamlarını kaybediyordu. İsimler. Yüzler. Ama en çok… O üç siluet.
Gitmiyordu. Gitmeyecekti. Ve o an anladım. Bu sadece bir an değildi. Bu… Benimle kalacaktı. Her nefeste. Her savaşta. Her sessizlikte. Ve belki de…
Hiçbir zaman gerçekten düzelmeyecekti.
İçimdeki ben ve dışımdaki ben, yani ben, evet ben o ben, Akihiro Atlas olan ben kendi kendine konuşuyordu, yani ben konuşuyorum. Ne dediğimi bilmiyorum.
“Kes… kes şunu… kafamın içinden çıkmıyorlar—sesleri yok ama varlar, anlıyor musun,
varlar , sanki hâlâ oradaymış gibi, sanki o çarpışma hiç bitmemiş gibi… ben onları kurtarmak istedim, ben… ben o yumruğu atarken hâlâ kendimi ‘iyi biri’ sanıyordum… ama o ‘iyi’ dediğim şey onların üstünden geçti, onların içinden geçti—ve ben hissettim… o yüzden yumuşaktı, o yüzden sıcaktı—çünkü bu bir darbe değildi, bu… bu birinin son anıydı ve ben onun içinden geçtim… ve şimdi geri saramıyorum, silemiyorum, gözlerimi kapatsam bile gitmiyorlar, açsam zaten oradalar… ben kahraman falan değilim, ben sadece doğru olduğunu düşündüğüm şeyi yaparken insanların nasıl öldüğünü fark etmeyen biriyim… ve en kötüsü ne biliyor musun? İçimde bir yer hâlâ ‘devam et’ diyor… hâlâ ‘daha hızlı olsaydın kurtarırdın’ diyor… yani ya durup hiçbir şey yapmayacağım ve yine insanlar ölecek, ya da devam edip… bunu tekrar yapacağım… ve ben… ben hangisinin daha korkunç olduğuna karar veremiyorum artık… çünkü galiba ikisinde de ben kalmıyorum… ben… ben artık nerede bitiyorum?”
Göğsüm düzensiz bir şekilde inip kalkarken içimde biriken her şey tek bir noktada sıkışmıştı; korku, iğrenme, suçluluk ve tarif edemediğim o ezici ağırlık, sanki kalbimin etrafında görünmez bir lanet gibi daralıyor, her nefes alışımı biraz daha acı verici hâle getiriyordu. Dizlerimin altında yayılan sıcaklık, yere karışmış kanın hâlâ canlı gibi hissettiren dokusu, az önce gördüğüm manzaranın zihnimden silinmeyi reddeden parçaları… hepsi üst üste binmişti. Artık düşüncelerim bir bütün oluşturmuyordu; kopuk, dağınık ve birbirini boğan imgeler hâlinde zihnimde dönüp duruyordu. Bu yükü taşıyamayacağımı o anda, hiçbir mantık yürütmeden, yalnızca içgüdüsel bir kabullenişle anladım. Başımı yavaşça göğe kaldırdım; boynum gerilirken boğazımın içinden yükselen şey bir kelime değil, bir kırılmaydı. “ARES!” diye haykırdığımda sesim yalnızca havayı titreten bir çığlık olmaktan çok uzaktı; o ses, içimde ne varsa parçalayıp dışarı fırlatan, beni ben yapan sınırları zorla yırtan bir çağrıydı.
Mızrağım elimde toz parçalarına dönüştü ve göğe yükselerek yavaşça büyük bir silüete dönüştü. İmgemi, avatarıma çeviriyordum. O an çevredeki hava değişti; bu değişim ani bir rüzgârın esmesi gibi değildi, daha çok varlığın kendisinin ağırlık kazanması gibiydi. Sanki görünmez bir el, gerçekliğin üzerine bastırmış ve onu birkaç kat daha yoğun hâle getirmişti. Gökyüzü kararırken bunun bulutlarla hiçbir ilgisi olmadığını hemen anladım; ışık kaybolmuyor, bastırılıyordu. Ardımda bir şeyin yükseldiğini hissettim önce, görmeden önce hissettiğim türden bir varlık… öyle yoğun, öyle baskın ki, onu görmemek imkânsız hâle geliyordu. Yavaşça başımı çevirdiğimde gördüğüm şey, bir forma sahip olmasına rağmen form kavramını aşağılayan bir varlıktı. Devasa bedeni, insan siluetini andırıyordu ama bu benzerlik yalnızca bir yanılsamaydı; çünkü o beden, sanki eritilmiş metalin öfkeyle tekrar katılaşmış hâli gibiydi. Yüzeyi pürüzsüz değildi; aksine çatlaklarla doluydu ve o çatlakların içinden sızan kızıl ışık, içindeki gücün yalnızca bastırılmış bir yansımasıydı. Her hareket ettiğinde bu çatlaklar genişliyor, sonra tekrar kapanıyor, sanki varlığının kendisi sürekli bir gerilim altında tutuluyordu.
Omuzları, bir savaş alanını taşıyabilecek kadar genişti ve üzerindeki zırh… eğer buna zırh denebilirse, bir ustanın yaptığı bir koruma parçası olmaktan çok uzaktı. Daha çok, sayısız çatışmanın, kırılan silahların, parçalanan bedenlerin ve tükenmeyen öfkenin üst üste birikmesiyle oluşmuş gibiydi; yüzeyinde derin izler, yarıklar ve eski darbelerin yankısı vardı, ama bu izler geçmişin kalıntısı gibi değil, hâlâ canlı ve nefes alıyormuş gibi duruyordu. Başını eğdiğinde yüzü tam olarak seçilemiyordu; sanki sürekli değişen bir görüntüydü bu, bir an bir savaşçının yüz hatları beliriyor, bir an her şey bulanıklaşıp karanlığa gömülüyordu. Ancak gözleri… onlar sabitti. İki kızıl nokta, sönmeyen bir ateş gibi yanıyor ve baktığı her şeyi yalnızca görmekle kalmayıp tartıyormuş gibi hissediliyordu.
Elinde tuttuğu mızrak, benimkine yalnızca şekil olarak benziyordu; çünkü bu bir silah değil, doğrudan yıkımın kendisiydi. Uzunluğu ve ağırlığı, fiziksel ölçülerle açıklanamayacak kadar aşırıydı; sanki bulunduğu mekâna sığmak zorunda kalmış ve bu yüzden kendi varlığını bükmek zorunda kalmıştı. Ucu, yalnızca keskin değil, gerçekliğin dokusunu yırtabilecek bir yoğunluğa sahipmiş gibi görünüyordu. Mızrağın etrafında dolaşan enerji, ne tam anlamıyla ışık ne de karanlıktı; daha çok savaşın kendisinin bir yansımasıydı, görünmez ama hissedilebilir bir titreşimle çevreyi bozuyordu. Onun varlığıyla birlikte etraftaki her şey geri çekilmişti; sesler sönmüş, hareketler ağırlaşmış, zaman bile bu varlığın ağırlığı altında ezilmiş gibiydi.
Sonunda başını biraz daha eğdi ve bakışları doğrudan bana yöneldi. O bakışta merhamet yoktu, öfke bile yoktu; daha rahatsız edici bir şey vardı. Tanıma. Sanki beni ilk kez görmüyordu, sanki içimde ne varsa zaten biliyordu ve bu bilgi onu ne şaşırtıyor ne de ilgilendiriyordu. O an içimde tuhaf bir farkındalık doğdu; bu varlık dışarıdan gelen bir güç değildi. Bu, çağırdığım bir tanrı da değildi sadece. Bu, benim içimde biriken her şeyin, bastırdığım her dürtünün, görmezden geldiğim her karanlık parçanın bir araya gelip şekil bulmuş hâliydi. Ve onu çağırdığım an… artık geri dönüş yoktu.
“Aki… Kurtarmamız gereken dahası var. Beni çağırdıysan öylece oturma.”
BÖLÜM SONU