AKIHIRO ATLAS
Bedenimin yıldırımlarla kaplanmasının ardından Cistern’in uzun, gri beton binalarını adeta bir gölge gibi hızla geçiyordum; her adımımda havayı yaran o keskin elektrik kokusu bile bana yabancı gelmiyordu artık, aksine sanki içimdeki karmaşayı dışarı vuruyordu. Üç yıl… üç koca yıl boyunca bambaşka bir Sacred Domain’de, bambaşka kuralların hüküm sürdüğü bir yerde hayatta kalmaya çalıştıktan sonra buraya geri dönmek… nostalji kelimesi bunun yanında ne kadar zayıf kalıyordu. Tanıdık sokaklar, çatılarda biriken paslı yağmur izleri, rüzgârın binaların arasından geçerken çıkardığı o uğultu… içimde bir şeyler kıpırdıyordu, sanki çok uzun zamandır susmuş bir parçam tekrar nefes almaya çalışıyordu. Ama aynı anda, tam o hissin ortasında, içimi kemiren başka bir gerçek vardı; ne kadar bakarsam bakayım, ne kadar hatırlamaya çalışırsam çalışayım, burası artık bana ait değilmiş gibi geliyordu… belki de hiçbir zaman olmamıştı. O aidiyet hissiyle o yabancılık hissi birbirine giriyor, zihnimi ikiye bölüyordu; bir yanım “eve döndün” diye fısıldarken diğer yanım acımasızca “senin evin diye bir yer hiç olmadı” diyordu.
Etrafıma her baktığımda gördüğüm tek şey savaşın izleriydi; yıkılmış duvarlar, yarım kalmış çatılar, hâlâ kurumamış kan lekeleri… bu şehir nefes alıyordu ama yaşadığı söylenemezdi. Ben yokken Cistern’e saldırı yapıldığını biliyordum, bunu ilk duyduğum an içimde bir şeylerin koptuğunu da hatırlıyordum; orada olmalıydım… ne olursa olsun orada olmalıydım. Belki hiçbir şeyi değiştiremezdim, belki yine kaybederdik ama en azından kaçmamış olurdum. Bu düşünce, zihnimin en karanlık köşesine yerleşmiş bir diken gibi, her hareketimde kendini hatırlatıyordu. O savaş hakkında daha fazlasını öğrenmem gerektiğini biliyorum; kim geldi, kim gitti, kim son nefesini verirken benim adımı düşündü… bunların hepsi bir gün yüzüme çarpacak gerçekler. Ama şu an değil. Şu an buna hakkım yok. Önceliklerim var, sorumluluklarım var, bana verilen o yükten kaçamayacağımı çok iyi biliyorum. Yine de… Dünya’dayken kaybettiklerim, burada, bu beton mezarlıkta kaybolan hayatlar, takımımın eksilen parçaları… hepsi üst üste binip göğsüme baskı yapıyordu. Nefes almak bile bazen zor geliyordu. Sanki ne kadar güçlenirsem güçleneyim, ne kadar ileri gidersem gideyim, geride bıraktığım o boşluklar asla dolmayacakmış gibi… ve belki de en korkuncu, buna yavaş yavaş alışıyor olmamdı.
Sanki herkes huzurlu ama benim kalbimde huzurun kırıntısı bile yoktu.
Önemsediğim tek şey başka insanlardı.
Onları korumak ve kurtarmak istiyordum, kendi insanlarım olarak gördüğüm kişileri korumak istiyordum. Bedenim yıldırım şeklinde hareket ederken suratlarına bakıyordum. Bazı sivillerin ve bazı savaşçılarımızın suratlarına bakıyordum. Hepsi mutluydu…
Öyleyse neden?
Neden kendimde huzurun kırıntısını bile göremiyordum?
Bu düşünceleri unutmaya çalışırken bakışlarımı önüme çevirdim. Onların göremeyeceği kadar hızlı hareket ediyor olsam da gideceğim yer uzaktı. Cistern’in yüzölçümü düşündüğüm gibi geldiğim Sacred Domain’deki birkaç gezegenin toplamından bile daha büyüktü. Sacred Domain… dışarıdan bakıldığında ‘cep evren’ demek kolay. Ama bu kelimeler onların ne olduğunu anlatmaya yetmiyor.
Bunlar sadece mekân değil. Her biri kendi içinde tamamlanmış bir düzen… kendi yasaları, kendi zamanı, kendi anlamı olan kapalı gerçeklikler. Birine adım attığında, sadece yer değiştirmezsin—o evrenin seni nasıl tanımlayacağını kabul etmiş olursun.
İlk kez birine girdiğimde yani Cistern’e girdiğimde hissettiğim şey korku değildi… ağırlıktı.
Sanki görünmeyen bir şey beni tartıyordu. Kim olduğumu, ne taşıdığımı, neyi koruduğumu ölçüyordu.
Her Sacred Domain farklıdır.
Bazılarında zaman bir nehir gibi akar; seni alır, ileriye sürükler.
Bazılarında ise zaman bir ayna gibidir—sana sadece kendini gösterir, ama asla ilerlemezsin.
Ve bazıları… bazıları insan zihninin sınırlarını zorlar. Orada gerçeklik, düşüncelerine cevap verir.
Geçişler ise en hassas nokta.
İki Domain arasında yürümek, iki farklı düzen arasında uyum bulmak demek.
Bunu yapabilenler var… göksel olanlar, gerçekliğin dokusunu hissedebilenler. Onlar bu yolları açar, dengede tutar.
Ama benim görevim farklı.
Ben bu evrenleri aşmak için değil… onları anlamak için yürüyorum.
Çünkü her Sacred Domain, varoluşun başka bir yüzünü gösteriyor.
Ve eğer ben onları koruyacaksam… önce onları gerçekten görmem gerekir.
İnsanlık sadece tek bir dünyada yaşamıyor.
Farkında olmasalar bile, bu sayısız gerçekliğin sınırında var oluyorlar.
Ve ben…
Ben o sınırda duran kişiyim.
Ayrıca daha önemlisi geçişleri yapabilen kişilerin sadece göksel varlıklar veyahut akılalmaz derecede güçlü olanlar olması. Beni görevimin asıl bitiş süresinden erken buraya getirebilen kişi gibi… Magnus.
3 yılda bana yaptığı iyiliklere rağmen ondan ölesiye nefret ediyorum. Özellikle beni Cistern’e gönderirken dediği şey, bir süredir aklımdan çıkmıyor. Sanki zihnimi parçalamak için onları söylemiş gibi hissediyorum…
“Cistern… adı bile sana bir sığınak hissi verebilir, değil mi?
İnsan zihni tuhaftır, Aki. Derin olanı güvenli sanır. Sessiz olanı zararsız. Ama bazı yerler vardır… ne kadar sakin görünürlerse görünsünler, içinde barındırdıkları şeyler asla yüzeydeki kadar masum değildir. Orada yürürken dikkat etmen gereken şey düşmanlar olmayacak. En azından, gördüğün türden değil. Asıl mesele… neyin sana ‘yaklaşmasına izin verdiğin’.
Çünkü bazı şeyler kapıyı kırmaz.
Bekler.
Senin açmanı ister.
Ve sen… Sen açarsın, Aki. Çünkü sen korumak isteyen birisin. Bir şeyin zarar gördüğünü hissettiğinde, geri duramazsın. Bu… senin gücün. Ama aynı zamanda en büyük zayıflığın. Şunu unutma:
Her yardım çağrısı gerçek değildir.
Her masum görünen şey korunmaya değmez.
Ve her kayıp… telafi edilmek zorunda değildir.
Bir şeyi korumadan önce, onun gerçekten korunması gerekip gerekmediğini anlamalısın.
Ve daha da önemlisi… o şeyin seni neye dönüştüreceğini. Kendini tüketerek ayakta tuttuğun hiçbir şey… uzun süre var olmaz.
Ben seni oraya bir kahraman ol diye göndermiyorum.
Kahramanlar genelde çok erken ölür. Ben seni… hayatta kalabilesin diye gönderiyorum. Bu yüzden Aki— Eğer bir seçim yapmak zorunda kalırsan…
Cistern’i veya diğerlerini değil,
önce kendini seç.”
Benim senin gibi bencil olduğumu mu düşünüyorsun, Magnus? İnsanlarımı o kadar kolay feda edebilir miyim… Senin gibi kontrol yanlısı olabilir miyim… Senin gibi bir diktatör olabilir miyim? Sanmıyorum. Benim tek bencilliğim, insanların iyiliğine olacaksa ve duygularımı tatmin edecekse olur.
Belki yanlışım ama hayatlar kurtarıldıktan sonra önemli değil. Övgüye ihtiyacım yok. Senin dedediğin gibi Magnus:
“Senin gibi birinin dediklerine kulak asmayacağım.”
Ciddi mesafe katmıştım ve gelmeyi planladığım ormanın derinliklerine kadar ilerlemiştim. Birazdan çevresi ağaçlarla çevrili dikdörtgen şeklinde bir arazi görecektim. Koca ormanda ağaçların kaplamadığı tek kısım ve orada oturmamız için 2 kütük ve 1 kamp ateşinden fazlası olmayacaktı. Bütün evrenlerde beni en mutlu eden yer orasıydı.
Görüş alanına girdiğimde birkaç saniye de olsa huzuru hissettim.
Bedenim hızlıca zemine indi ve yıldırımlar kendini tekrar gerçek Akihiro Atlas bedenine bıraktı.
Toprağa bastığım an… dünya sanki beni hatırladı.
Rüzgar, ağaçların arasından geçip yüzüme çarptığında bunun sadece bir esinti olmadığını biliyorum. Bu… bir uyarı. Bir fısıltı. Dalların titremesinde, yaprakların hışırtısında adımın yankısı var—sanki bu orman beni tanıyor ama kabul etmeye henüz karar vermemiş gibi. Nefes alıyorum. Soğuk hava ciğerlerimi keserken, içimdeki o tanıdık ağırlık yeniden yerleşiyor. Kaçamadığım, kaçmak istemediğim şey… benliğim.
“Elimde tuttuğum şey bir silah değil…”
Parmaklarım mızrağın gövdesine daha sıkı sarılıyor. Onun titreşimi, kalbimin ritmiyle uyumlanıyor. Yavaşça yıldırımlar parmağımdan dışarı çıkıp mızrağımı kaplıyor ve onu uzay boşluğundan siliyor. İmgemi tekrar çağırana kadar yok olacak. Minik bir kolyeye dönüşecek. Yıldırım şeklinde küçük bir kolye. En değer verdiğim eşyam.
Kolyemi yavaşça saçlarımı elimle yukarı kaldırıp arasından boynuma geçirdim.
“Bu… benim irademin uzantısı.”
Saçlarım rüzgarla savruluyor. Görüşüm kısa bir anlığına kesiliyor ama gözlerimi kısmıyorum. Geri çekilmem. Asla.
Çünkü bu rüzgar… bana karşı değil.
Beni sınamak için.
“Eğer bu dünya beni kırmak istiyorsa…”
Başımı hafifçe kaldırıyorum. Gözlerim, görünmeyen bir ufka sabitleniyor.
“…önce beni tanımak zorunda.”
Bir adım daha atıyorum. Toprak bu sefer daha az direniyor.
“Ben kaçan değilim.”
Rüzgar bir anlığına şiddetleniyor, pelerinim arkamda savruluyor. Sanki orman son bir kez itiyor beni.
Ama ben durmuyorum.
“Ben… gelen fırtınayım.”
Arkamdan adım sesleri duydum ve kafamı hızlıca o yöne tedbirle çevirdim. Ancak, kimsecikler yoktu.
Tahmin edebiliyordum.
Tekrardan kafamı az önce baktığım yöne çevirdim, karşımda duruyordu. Beni senelerdir eğiten adam, ustam.
“Ben, gelen fırtınayım mı? Kendini bu ormana bu kadar adapte ettiğini bilmiyordum, Aki.”
Sesi bana huzur veren bir başka şeydi. Bu güne kadar dediği her şeyi önemsediğim tek insan oydu. Ustamı gördüğüm an… zaman bir anlığına durdu.
Üç yıl. Sadece üç yıl… ama sanki bir ömür geçmiş gibi.
Adımlarım yavaşlıyor. Ona doğru ilerlerken omuzlarımdaki ağırlık artıyor—savaşların değil, eksikliğin ağırlığı bu. Söylemek istediklerim boğazımda düğümleniyor. Başımı hafifçe eğiyorum. Gözlerim, onun gözlerine doğrudan bakmaya cesaret edemiyor.
“…Usta Shu.”
Sesim, düşündüğümden daha kısık çıkıyor.
Rüzgar bile burada farklı esiyor. Sert değil… daha sakin. Sanki onun varlığı bile dünyayı yatıştırıyor.
“Geri döndüm.”
Kısa bir sessizlik. Ama bu sessizlik… huzursuz değil. Aksine, içimde bir şeyleri parçalayacak kadar ağır.
Parmaklarım istemsizce sıkılıyor.
“Üç yıl boyunca… sayısız yere bastım. Sayısız insan gördüm.”
Gözlerimi bir anlığına kapatıyorum. Hatıralar geçiyor—ama hiçbirinde bu anın ağırlığı yok.
“Ama hiçbir yerde… burada hissettiğim şeyi bulamadım.”
Başımı biraz daha eğiyorum. Bu sefer sadece saygıdan değil.
“…sizin yanınızda hissettiğim şeyi.”
Nefesim kısa bir an titriyor. Bunu saklamaya çalışıyorum ama tamamen gizleyemiyorum.
“3 yıl sonra seninle konuşmak beni biraz zorluyor. Bilirsin. ya… Her zaman duygularımın zayıf noktam olduğunu söylerdin.”
Omuzlarım hafifçe düşüyor. O güçlü duruşumdan geriye, sadece onun öğrencisi olan halim kalıyor.
“Bunu üç yıl boyunca düşündüm.”
Bir adım daha yaklaşmıyorum. Aramızdaki mesafeyi koruyorum—çünkü o mesafe sadece fiziksel değil.
“…ama yine de döndüm.”
Bu sefer başımı biraz kaldırıyorum. Gözlerimde kararlılık var, ama altında saklanan şey açık.
Özlem. “Eğer hâlâ geç değilse…”
Sesim bu kez daha net, ama hâlâ kırılgan bir yerden geliyor.
“Sizi özledim.”
Adımlarımı zorla da olsa hızlandırdım ve gidip ona sarıldım. Birkaç saniye başımı göğsüne bastırdım. Benden oldukça uzundu. Aramızda 15 santimetre olduğunu tahmin ediyorum. Geçen yıllarda da pek uzayamadım. Ardından elini her zamanki naifliği ile saçlarımın arasından geçirip başımı okşadı.
“Ben de bu küçük çocuğu eğitmeyi özledim.” dedi, sanki temiz bir aile babası şefkatiyle.
Benim asla göremediğim bir şefkat yani.
Ustam, bana bunu hissettirebildiği için özeldi.
“Ben küçük bir çocuk değilim bu arada. Koskoca 21 yaşında adamım hani.” dedim ve kafamı göğsüne sertçe vurup geri çektim. O kadar yapılı durmasa da taş gibi olan göğsü kafamı acıttı.
Suratına baktığımda içimi ısıtan bir gülümsemeyle bana bakıyordu yine.
Birkaç saniye öyle kaldım ve ardından birkaç adım geri atıp kollarımı geri çektim.
“Uzun zaman oldu. Saçlarını iyice uzatmışsın.” dedim, saçlarına doğru göz gezdirirken.
Rüzgar, sanki onun varlığını kutsar gibi etrafında dönüyordu. Sert değil… ama boyun eğmiş bir güç gibi. Adımlarının etrafında kıvrılıyor, paltosunun uzun eteklerini havaya kaldırıyor, sonra yeniden diz çöker gibi yere seriliyordu. Ve saçları… o uzun, asi saçları… her bir tel sanki kendi iradesine sahipti. Rüzgarla dans etmiyorlardı; rüzgar onlara eşlik ediyordu. Her savruluşta, gökyüzünün kızıllığı saçlarının arasına işleniyor, onu yaşayan bir gün batımına çeviriyordu.
Elini kaldırışı bile… sıradan bir hareket değildi. Parmaklarının ucuna konan o siyah kuş, korkudan değil, hayranlıktan yaklaşmış gibiydi. Çünkü o adamın etrafında ölüm bile zarif görünüyordu.
Ama asıl… gözleri.
O gözlere bakmaya cesaret ettiğin an, geri dönüş yoktu. Kıpkırmızıydılar—sıradan bir kızıllık değil, sanki yanmakta olan bir dünyanın küllerinden doğmuş gibi. Ve o kesik… gözünün üzerinden geçen o ince yara… onu daha da korkutucu yapmıyordu. Hayır. Aksine, o yara bir mühür gibiydi.
Ustam, bakışlarını, eline konmuş siyah kuşun olduğu yöne, sol tarafa doğru çevirdi. Rüzgarın derinlikleri, uzadığını söylediğim saçlarını savuşturuyordu. Sanki rüzgarı kendi isteğine göre harekete geçirmiş gibi… Baktığı yöne doğru gülümsedi. Suratıma bakmıyordu, böyle anlarda her zaman ağzından çıkacak sonraki kelimeyi dikkatle beklerdim. Şimdi de öyle yapıyorum.
“Yeniden buluşmamız için ne kadar kasvetli bir hava, değil mi, Aki? Rüzgarı hiç sevmemişimdir.”
Bana daha önce böyle bir şeyden bahsetmemişti. Bu yüzden merakıma yenik düştüm ve sorumu yönelttim.
“Usta, rüzgarı sevmediğinizi bilmiyordum.”
Yine benim dediğim onun için önemsizmiş gibi gözlerini yumdu ve gülümsemesi kaybolmadan ilerledi ve yanımdan geçip her zaman birlikte oturduğumuz kütüğe doğru ilerledi. Yavaşça oturdu ve gözlerini açtı, ardından avcunu şu an da yanık olmayan kamp ateşimize doğru yönlendirip bir saniye gibi bir süre içerisinde yavaşça odun parçalarını aleve verdi.
Ustam Cistern’deki en güçlü ateş kullanıcısı olarak bilinirdi.
Avcunu kendi bedenine doğru çekerken gözlerini yavaşça açtı ve “Rüzgar bana geçmişimdeki yalnızlıkları anımsatıyor… Yıllar boyunca pek çok yüz gördüm, pek çok ses duydum; ama çoğu, zamanın içinde silinip gitti. Ama senin sözlerin… diğerlerinden farklı. Sanki bu yorgun dünyanın içinden bana ulaşmayı başaran tek gerçek gibi. Ne zaman konuşsan, sadece bir öğretmenin öğrencisini dinlemesi gibi değil bu—ben gerçekten duyuyorum seni. Çünkü sen, bu uzun ve sessiz yolculukta bana hâlâ bir şeylerin anlamlı olduğunu hatırlatan tek kişisin.” dedi. Birkaç saniye sessiz kaldım. Ardından birkaç adım öne çıktım ve başımı eğip “Öğrenciniz olmaktan hep onur duydum, usta. Sizinle tekrar çalışabileceğim için çok memnunum.” dedim.
Gözyaşlarımı gizlemek için başımı eğmem yetmedi. Gözlerimden aşağı süzülen ve yere bir bir konan damlaları fark etmiş olsa gerek ki:
“Gel otur yanıma, Aki.” dedi ve kütüğün boşta kalan kısmına birkaç kez eliyle sakince vurdu.
Başımı tekrar kaldırırken kolumla akmakta olan gözyaşlarımı sildim. Yine de gözlerim biraz kızarmıştı. Sulu gözün önde gideni olduğum için yanına otururken başımı farklı yöne çevirdim.
O kütük her zamanki gibi hayatımda oturduğum her sandalyeden ve koltuktan daha çok huzur veriyordu. Benim fikrimce, bir insana huzur veren şey bastığı toprağın veya bulunduğu yerin kalitesi değil. Onun ne kadar değerli olduğudur. İnsanın kendi değerini bilmesinden önce çevresinin değerini bilmesi gerekir. Çevresine değer veremeyen insan, kendisine değer veremeyebilir…
Her zaman kendimden çok başkasına değer verdim, bunu yaparken hiçbir şüphem olmadı.
Ustamla ateşin başında otururken sahip olduğum huzura o kadar odaklanmıştım ki, düşüncelere daldığımı yine fark edemedim. Ustam bana seslenene kadar da kendime gelemedim, kulağımın dibinde aniden: “Yaşadıklarını benimle paylaşmayı düşünüyor musun? Seni tanıyorsam… Büyük General’e çoğu şeyi anlatmamışsındır, değil mi?” dedi ve o cümlesini bitiremeden attığım korkunç çığlığı hiçbir tepkiyle karşılamadan cümlesini bitirebildi.
Duyar duymaz korkuyla çığlık attığımdan geri sıçramıştım ve kütükten çimenlere düştüm. Birkaç saniye kendime gelmeye ve soruyu sindirmeye çalıştıktan sonra elimle kütükten destek alıp tekrar kütüğe oturdum ve rüzgarın şiddetini kaybetmesiyle pelerinime sabitlenen uzun saçlarımı omzumdan geriye attıktan sonra yanıtladım.
“Evet, anlatmak istediğim tek kişi sensin, usta.”
Ustam, pek bir tepki göstermedi. Sadece göz ucumla ona bakınca, gözlerinin kısıldığını fark ettim; o bakışın içinde ne düşündüğünü okuyamıyordum ama bu belirsizlik, açık bir öfkeden çok daha ağır geliyordu. Sanki sessizliğiyle beni tartıyor, söylediğim her kelimeyi önceden ölçüp biçiyordu.
“İyi öyleyse, ne zaman istersen başlayabilirsin.”
Kendimi rahat hissedebildiğim tek yer olan burada konuşmayacaksam… nerede konuşacaktım ki zaten?
Derin bir nefes alıp verdim; göğsüm genişledi ama içimdeki ağırlık bir gram bile azalmadı.
“3 yılı detaylıca anlatmadan önce ilk bahsetmem gereken şey Dünya’dayken çoğu konuda yardım aldığım kişi…”
Ustam sessiz kaldı. Ne başını salladı ne de araya girdi. Sadece bekledi. O sessizlik, sözlerimi zorla ağzımdan çeken görünmez bir baskı gibiydi. Birkaç saniye duraksadım; kelimeler dilimin ucuna kadar gelip geri çekiliyordu. Söylemek istemediğimden değil… söylemenin neyi değiştireceğini bilmediğimden. Doğru olan bu muydu? Yoksa geri dönülmeyecek bir kapıyı mı aralıyordum?
Ama kaçmanın bir anlamı yoktu. Bu noktaya kadar gelmişken, susmak sadece daha büyük bir yalan olurdu.
Evet… söyleyeceğim.
“Senin ustandı, usta. Magnus. Birçok anda onunla iletişim kurdum.”
Sözler ağzımdan çıktığı anda, sanki dünya bir anlığına nefesini tuttu. Ardından rüzgâr şiddetlendi; etraftaki kuru yapraklar savrulup havada parçalanır gibi dans etmeye başladı. Doğa bile bu ismin ağırlığını hissediyor gibiydi. Ben ise o an, istemsizce durup düşündüm… neden? Neden ustam bu kadar tepkisizdi?
Magnus… onun ustasıydı. Yıllar önce Cistern’den kovulmuştu; adı bile çoğu kişi için ya unutulmuş ya da unutulmak istenmişti. Ama benim için… o, yokluğun ortasında beliren tek sesti. Görevimin başlarındayken beni bulmuştu; o zamanki hâlimle ne olduğumu bile bilmezken, bana Dünya’da bir süre yaşayacağını söylemişti. Ve gerçekten de… kaldı. Yıllar boyunca sayısız fırtına gördüm. Her biri bir şeyleri alıp götürdü; insanlar, anılar, umutlar… geriye sadece alışılmış bir sessizlik kaldı. O sessizlikte, çoğu zaman yalnız kaldım. Ve o yalnızlıkta… Magnus’a seslendim. Cevap verdiği anlar oldu. Yol gösterdiği, uyardığı, bazen sadece dinlediği anlar… Her seferinde, o sesin gerçekten bana yardım edip etmediğini sorguladım ama yine de ona dönmekten vazgeçmedim. Çünkü başka kimse yoktu.
Rüzgar şiddetlendi ve yapraklar uçuştu… doğa bile kendi içinde dağılırken, ben bir an durup düşündüm, neden ustamın bu denli tepkisiz kaldığını. Ustası Magnus, yıllar önce Cistern’de kovulmuştu. Ben görevimin başlarındayken gelip beni bulmuştu ve Dünya’da bir süre yaşayacağını söylemişti.
Ustamın suratına küçük bir bakış attım… ve o an, istemsizce nefesim kesildi. Ağzım hafifçe aralandı, gözlerim sabitlendi.
Gülümsüyordu.
Ama bu… onun o bildiğim, alıştığım, insanı rahatlatan hoşgörülü gülümsemesi değildi. Bu başka bir şeydi. Sinsi, keskin, neredeyse avını izleyen bir yırtıcının sabrını taşıyan bir gülümseme… yüzünde ilk kez bu kadar yabancı, bu kadar tehlikeli bir ifade görüyordum. İçgüdülerim bana bunun iyi bir işaret olmadığını söylüyordu ama gözlerimi ondan alamıyordum.
“Öyle demek…” dedi, sesi hâlâ sakindi ama artık o sakinliğin altında gizlenen bir şey vardı. Soğuk, keskin ve derin.
“Ustamın sana nasıl yardım ettiğini duymak için sabırsızlanıyorum, Aki.”
İsmimi söyleyiş biçimi bile farklıydı. Sanki beni çağırmıyor… beni bir şeyin içine çekiyordu.
BÖLÜM SONU