AKIHIRO ATLAS
Kafamı yavaşça ona doğru çevirdim ve gözlerimi kırptım. Pembe saçları her zaman beni etkilemiştir. Benim kızıl saçlarım onunkilerin yanında çok normal kalıyor… Kendisi 1. Takım’ın Rehberlik göreviyle üstlenen Logos. Takım binaları devasa olduğu için ve dahası birkaç binaya ayrıldığı için ziyaretçilerin bir rehbere ihtiyaçları oluyor.
Az önceki düşüncelerimden oluşan ürkütücü ve pek samimi olmayan tepkimi bozmak zorundayım, bu adam takım 1’in ana rehberi, Logos’un ta kendisi.
“Logos, görüşmeyeli uzun zaman oldu… Değil mi?” Kendimi zorlayarak gülümsemeye çalıştım.
Yalan yok, bu adamı kıskanıyorum. Gözlükleri ve soyluları andıran paltosu ve burjuva ceketiyle çok karizmatik duruyor.
Kısa ve parlak pembe saçları yüzünün etrafına yumuşakça düşüyordu. İnce çerçeveli gözlüklerinin arkasında altın renginde, tuhaf derecede dikkatli bakan gözleri vardı. Yüzü sakin ve biraz da ifadesizdi; sanki çevresindeki her şeyi sessizce analiz ediyormuş gibi.
Üzerinde mor tonlarında, uzun kollu ve dar bir paltosu vardı; üstüne de omuzlarını açıkta bırakan açık renkli bir parça giymişti. İnce yapılıydı ve duruşunda garip bir zarafet vardı. Ona bakarken, sanki insanlardan biraz farklı bir sakinlik taşıdığını düşünmeden edemedim.
“Sizi görmek bir onur, General Akihiro. Büyük General uzun süredir sizden haber bekliyordu. Neredeyse her gün ondan sizin hakkınızda bir şeyler duydum. Hayatınızla ilgili çok şey biliyorum… Gerçekten hayran olunası birisiniz!”
Beni anlatırken sesindeki heyecanı gizleyemiyordu.
Belki de bu sözler beni memnun etmeliydi… ama etmedi.
Bana, beni anlatırken fazla heyecanlıydı. Sanırım mutlu olmam gerek ama insanların beni övmesi çok sevdiğim bir şey değildir. Küçükken egom beni çoğu şeye karşı yenik düşürürdü. Şimdilerde ise bunu aşmaya çalışıyorum. Duygular, insanları ve başta beni zayıflatan şeylerden biridir. Zihne duygu karışırsa o zihin artık bir zihin değil de makinedir, beyni dosyalarından silmiş kalple hareket eden bir makinedir.
Zihne bir kez duygu karıştığında, o artık saf bir zihin olmaktan çıkar.
Karar vermez… tepki verir.
Düşünmez… hisseder.
Ve hisseden bir zihin…
aslında düşünebilen bir varlık değil, sadece kalbi tarafından yönlendirilen bir makinedir.
Hehehe… Kendime karşı dürüst olayım. Bu dediklerim de benim yaptıklarıma benziyor.
Aurelia, kafamda gülme seslerin duyuluyor… Lanet kadın! “Teşekkür ederim, Logos. Bunları duymak çok sevindirici. Ancak şimdi acelem olduğu için konuşmayı sonraya saklamak isterim. Bana Büyük General Yayati’nın yanına kadar eşlik edebilir misin?”
Biraz fazla hızlı konuyu değiştirdim sanırım. Evren benimle oyun oynuyor, keşke mızrağım kadar ağzımı da iyi kontrol esebilsem…
Logos, bana bakıp gülümsedi ve eliyle diğer tarafı işaret ederek önümden yürümeye başladı. Peşinden ilerlerken bana bazı sorular sordu.
“Dünya-0891 adı verdiğimiz Sacred Domain’de geçirdiğiniz görev nasıldı, general?”
Her şeyi anlatamazdım elbette.
“Yorucuydu, Logos. Bir sürü canlı çeşidiyle tanıştığım oldu ama asıl amacımız olan kral veya kraliçelerden bazılarını orada bulma kısmı şimdilik başarılı olmadı. Bunun nedeni ise gezdiğim alanlarda hiçbirinin olmaması diyebilirim. Benim dışımda başka Ruh kullanıcılarının da olduğunu düşünüyorum. Orada karşıma çıkması beklenilen bazı kral veya kraliçeler ben daha araştırmaya başlamadan kaçmış olmalı.”
Logos başını oynatarak kıkırdadı. “Sizin gücünüzü bilenler elbette kaçmıştır, general.”
Sanırım bu adam sadece Takım binası hakkında bilgi sahibi…
Kralların gücünden haberi var mı?
…
Krallar.
Bu kelimeyi her düşündüğümde içimde iki zıt şey aynı anda uyanıyor:
kaçınılmaz bir hayranlık… ve onu boğan, çürüten bir nefret.
Çünkü inkâr edemem.
Onlar… gücün vücut bulmuş hâli.
Bir insanın, bir ordunun, hatta bir ulusun ulaşabileceği her sınırı aşmış varlıklar.
Zamanı bükenler var aralarında…
Gerçekliği kendi iradelerine göre yeniden yazanlar…
Sadece varlıklarıyla şehirleri diz çöktürenler…
Onların gücü… ölçülemez. Karşılaştırılamaz. Anlaşılması bile çoğu zihin için imkânsız.
Krallar… savaşmaz.
Krallar… savaşı var eder.
Onlar gibi tiksinç olanlarının var ettiği savaşlar her zaman güçsüzlere karşı olur. Kendi aralarındaki savaş asla uzun sürmez, nefret ediyorum.
Tam da bu yüzden… onlardan nefret ediyorum. Çünkü böyle bir güç… dengeyi yok eder.
Adaleti anlamsızlaştırır. Ben kendi ırkım için adalet arıyorum.
Onların lanetleri,
İnsanı… sadece ezilmek için var olan bir şeye indirger.
Onlar yürüdüğünde, diğer herkes sadece arka plandır.
Onlar konuştuğunda, diğer tüm sesler susar.
Ve en kötüsü… bunu doğal bir haklarıymış gibi yaparlar.
Böyle değil, haha… Onlar öyle olduğunu düşünür.
Tanrılar gibi davranırlar.
Ama tanrı bile değiller. Bunları çok iyi biliyorum, 3 yılda olmuş her şeyle ve geçmişteki okuyup öğrendiğim her şeyle.
Ben de bir kralım ne de olsa. Kabul etmekten nefret ediyorum, kabul de ettiğim söylenemez. Ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum. Onlardan çok gördüm ve onlar gibi iğrenç şeylerden biri olduğumu bilmek bu bedenden de nefret etmemi sağlıyor.
Çünkü onlar…
Sadece… gücü bulan ve onu bırakmayı reddeden varlıklar.
Ben onların ne olduğunu gördüm.
Gücün zirvesinde neyin yattığını gördüm.
Ve aptal bedenime şunu söyleyebilirim…
Krallar hayranlık uyandırır, evet. Ama aynı zamanda… yok edilmesi gereken en büyük hatadırlar.
Yine de kralların gücünden konuşan Logos’a dönüp bir cevap vermeliyim. Çok uzun süredir sessiz kaldığım için onu ghostladığımı falan düşünmüş olmalı.
“Öyle olmalı, sanırım.”
O da yolumuza doğru devam ediyordu ve bir süre sessiz kaldı.
Tabii ki bunu söylerken ciddi değildim, karşılaştıklarımdan bazıları ile olan savaşımın ne kadar harap edici olduğunu bilseydi, böyle diyemezdi…
“Başka, değerli anlatımınıza değecek bir şeyler oldu mu? 3 sene ciddi bir süre sonuçta.” diyerek ekledi.
Birkaç saniye düşündüm, çünkü ona her şeyi anlatmayı planlamıyordum. Aslında, Büyük General’e bile her şeyi anlatmayı planlamıyordum.
Cistern’e bağlı olsam da bu göreve sadece bana emredilenler için gitmemiştim. Kendi amaçlarım da vardı.
“Neticede, elimden geleni ardına koymadığım 3 sene geçirdim. Her bir günüm; İnsanları izleyerek, ipuçları arayarak, şüphelileri yakalanmadan gözetleyerek ve dahası gerektiğinde karşılarına çıkarak geçti. Doğal olarak birçok anlatımıma değecek şey yaşandı. Ancak Büyük General, bunları ondan önce başkasına anlatmama izin verir mi bilemeyiz… Bu yüzden bir süre susmayı tercih ederim”
Logos, bir süre sessiz kaldı ve sonra önümde yürümeye devam ederken göz ucuyla omzunun üstünden bana bakarak gülümsedi.
“Haklısınız. Kabalığımı bağışlayın”
Garip.
Yürüdükçe yürüdük. 1. Takım binalarından en merkezde olanına gittik. Büyük Kaptan orada bulunuyor. İçeri girerken bir sürü denetlemeden geçtim. Eşyalarımı, kimliğimi, adımı, yeteneklerimi her şeyimi dikkatlice kontrol ettiler. Ardından binaya giriş yaptım. Hatırladığım gibiydi, Büyük General kendi binasında bir değişime gitmemiş.
İçeri adımımı attığım anda, dış dünyanın kaotik nefesi arkamda kesilmiş gibi oldu. Burada her şey… olması gerektiği gibiydi. Kusursuz. Hesaplanmış. Neredeyse ürkütücü derecede düzenli.
Zemin, ışığı yansıtan cilalı taşlarla kaplıydı; attığım her adım, boşlukta yankılanan ölçülü bir ritim gibi geri dönüyordu. En ufak bir toz zerresine bile yer yoktu—sanki burası insanlar için değil, hatasızlık için inşa edilmişti.
Düşününce General’i bilmediğim bir ırktan olan ve Teğmen’i bir iblis olan takımdan bahsediyoruz. İnsanlar için inşa edilecek hali yok ya.
Koridorlara doğru ilerledik.
Devasa kuvars sütunlar, tavana kadar yükselerek yapının omurgasını oluşturuyordu. İçlerinden geçen soluk ışık, sütunların damarlarında dolaşan bir enerji varmış hissi veriyordu; sanki bina canlıydı da, bu sütunlar onun damarlarıydı. Kuvarsın saf, neredeyse kutsal sayılabilecek parlaklığı… bazaltın karanlık, sert ve değişmez doğasıyla keskin bir tezat oluşturuyordu.
Duvarlar boyunca uzanan bazalt işlemeler, sadece süs değil; birer anlatıydı. Her bir çizgi, her bir oyuk… geçmiş savaşların, yıkımların ve zaferlerin sessiz tanıkları gibiydi. Işık kuvarsın içinden süzülüp bu koyu yüzeylere vurduğunda, sanki taşların içindeki hatıralar bir anlığına nefes alıyordu.
Koridorlar uzadıkça uzadı.
Yön duygusunu yutacak kadar geniş, zamanı unutturacak kadar uzunlardı. Burada yürümek, bir mekânın içinde ilerlemekten çok… bir iradenin içine doğru ilerlemek gibiydi.
En sonunda merdivenlere ulaştık. Bu bir merdivenden çok daha fazlasıydı.
Yukarı doğru uzanan basamaklar, gözün algılayabileceğinden daha uzun bir hatta kayboluyordu. Her bir basamak aynı ölçüde, aynı kusursuzlukta işlenmişti; ne bir aşınma izi, ne bir çatlak… sanki hiç kullanılmamış gibi. Ama aynı zamanda, sayısız adımın ağırlığını taşımış kadar ağır bir atmosferi vardı.
Tırmanmaya başladım.
Her adımda hava biraz daha ağırlaştı.
Sanki bu merdiven yalnızca fiziksel bir yükseliş değil… bir sınamaydı. Aşağıda kalan her şeyden, her insani kırıntıdan biraz daha koparılıyormuşum gibi hissettim.
Ve sonunda…
Kapıya ulaştık.
Devasa, tek parça hâlinde oyulmuş bir kapı. Üzerindeki işaretler, semboller ve kabartmalar ilk defa bakan biri için anlaşılmazdı… ama benim için içgüdülerime hitap ediyordu. Hepsinin Cistern’in tarihçesinde derin anlamları vardı. Eski Generallerden eski savaşlara kadar bir çok şey anlatılıyordu. Gözüme bir tanesi ilişti.
“Magnus’un bahsettiği savaş…”
Logos, önümdeki merdivende durdu ve bende kulağımla onu fark etmiş olsam da savaşın anlatıldığı sembolik resme bakarken çok odaklandığım için ona çarptım ve ikimizde devrildik. Son anda kaymadan bir merdiven basamağına tutundum.
“Özür dilerim! Çok dalmışım!”
Her zamanki gibi anılarıma dalıp gidiyorum.
Logos, benden önce kalktı ve üstünü silkeledikten sonra gülümsedi ve bana elini uzattı. Elini tuttum ve kalkmama yardım etti.
“Sorun değil, General. Şu baktığınız resim, siz burada değilken yapılan savaşta kaldığı için şaşırmış olmalısınız. Kapıya vardığımız için şimdi anlatacak vaktim yok ancak muhtemelen takım binanıza varınca öğrenirsiniz.
Daha da derin gülümsemeye başladı, korkuyorum.
Elimi başımın arkasına atıp saçımı kaşıdım ve yalandan gülümsedim.
“Ehehehe.. Haklı olmalısın. Neyse gideyim ben. Rehberliğin için teşekkürler.”
Beni başıyla onaylamasının ardından kapıya doğru kalan son koridorda hızla ilerledik ve sonunda Büyük General’in odasının kapısının önündeydik.
Bu kapı yalnızca bir odaya açılmıyordu.
Logos, kapıyı tıklattı ve içeriden gelen sese karşı “Efendim, Akihiro Atlas size rapor vermeye geldi.” dedi. Ardından kapıyı açtı ve içeri adımlarımızı attık.
“Geldin hoş, Genç Akihiro.”
Büyük General Yayati, her zamanki konuşma şeklini bozmamıştı. Sanırım 8000 yaşında olmak bunu gerektiriyor.
Karşısına geçtim. Yerden yüksekte duran bir koltukta oturuyordu. Önünde saygıdan diz çökmem gerekse de ben böyle bir şey yapmazdım. Dediğim gibi, kimse tanrım gibi emir aldığım ve mutlak hizmet ettiğim biri olamaz. O sadece benimle benzer amaçlarımızdan ve kardeşlerimle bana bir hayat ile yuva vermesinden ötürü %100 güvendiğim birisi.
“Efendim, size vermem gereken bir raporum var. Çok önemli bilgiler getirdim.”
Büyük General Yayati, elini önüne doğru uzatarak açtı ve bana konuşmam için izin verircesine buruşuk ağzıyla gülümsedi.
Konuşmak için birkaç saniyeliğine tereddüt ettim ve bunun arkasındaki sebebi hemen anlayabildi. Logos’a gözleriyle çıkmasını söyleyen bir işaret yaptı ve Logos “izninizle” diyerek odadan ayrıldı.
Başımla teşekkür ettikten sonra söze girdim:
“Büyük General, bunca senedir aradığımız gibi… Dünya-0891 üzerinde gerçekten krallar var. Bana anlattığınız gibi, Magnus’u oraya göndermeniz işe yaramış olmalı. İsterseniz bana merak ettiklerinizi sorun ve bende ona göre size süreçten bahsedeyim.”
Elini çenesine götürdü ve birkaç parça tüyden oluşan sakallarıyla oynadı.
“Anlıyorum, genç Akihiro. Görmüşsün orada çok şey. Ancak bilmem gerekenler bana senin görüşlerin, ilk olarak kralların varlığını tespit ettin nasıl?”
Beklediğim soruyu sordu. Böylesine gizemli varlıkların kendilerine ait Sacred Domain’leri varken neden burada olduklarını sordu.
“Bundan 3 sene önceki felakette Magnus’u Dünya-0891’e gönderildiğini oradaki ilk senemde öğrendim. Ancak, ilk 2 sene bana verdiğiniz görev için bayağı boştu. İnsanlar üzerine araştırmalar ve eğitimimi yaparken sürekli devriye gezdim. Benden istediğiniz kral veya kraliçelere dair kanıtlar araştırsam da ilk 2 sene boştu. Ta ki 3. sene o gelene kadar… Gölgeler Kralı’nı oraya sürgün ettiğinizi öğrendim. O zaman o Sacred Domain değişti. Yavaşça farklı canlı formları sezebildim. Bıraktıkları kalıntıları araştırdım, izlerini takip ettim. Bazılarından aldığım parçalar olabilir diye her gün geçtikleri yerleri araştırdım. Ancak daha ilginci ise… Sonraki 3 sene boyunca Magnus onlara asla yakalanmadı. Sanki benim onları kovaladığımı biliyormuş ve bana yol açıyormuş gibi sürekli benim için fırsat oluşturdu.”
Dediklerim bittiği anda 21 kilometre/saat hızında bir rüzgâra denk nefes verdim. Tek nefeste konuşmak çok zormuş. 3 seneyi nasıl anlatacağım ben…
“Öyle demek. Genç Akihiro, biliyorsundur Magnus gerçekten yetenekli birisi akılalmaz derecede. Senelerim olsa bile onunla bilemem ben sahip olduğu her şeyi hâlâ” Bu konuşma oldukça cidden onun hakkında çok az bilgim olduğunu fark ettim.
“Bunun dışında olanlardan da bahsedeyim.
Benim varlığım… onların planlarına doğrudan bir engeldi. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim.
İnsanları cisimleştirme—ya da daha doğru bir ifadeyle, onları ele geçirme amaçlarına her seferinde karşı çıktım. Onlar seçilmiş insanların etrafında izler bırakırdı… görünmez işaretler, yavaş yavaş daralan bir çember gibi. Önce kimse fark etmezdi. Sonra… artık çok geç olurdu.
Ama ben fark ediyordum.
Her seferinde. İlk 6 ay sakin geçse bile sonrasında olan her seferinde.
O izleri takip eder, hedef alınan insanları bulur ve onları oradan çekip alırdım. Güvenli bölgelere… onların erişemeyeceği, en azından bir süreliğine dokunamayacakları yerlere taşırdım.
Bazen saniyelerle yarıştım. Bazen… sadece birkaç adım farkla yetişebildim.
Ve bazen… yetişemedim.
Doğrudan karşıma çıkan kral ve kraliçeler de oldu.
Onların varlığı… uzaktan bile hissedilebilecek kadar ağırdı. Sadece güç değildi bu. Bir baskı… bir hükmetme hali. Sanki bulundukları yer, onların iradesine boyun eğmek zorundaymış gibi.
Onlarla karşılaştım.
Savaştım.
Direndim.
Ama…”
Son kelime dudaklarımdan dökülürken gözlerimi yavaşça kapattım.
İçimde biriken o tanıdık his… yine kendini gösterdi.
Hayal kırıklığı.
Gerçeklerden kaçmanın bir anlamı yok.
Kendime yalan söyleyecek biri değilim.
Bu üç yıl… tamamen bir başarı hikayesi değildi.
Kurtardıklarım oldu. Evet.
Ama kaybettiklerim de vardı.
“Ve bazen… kazandığım her şey, kaybettiklerimin ağırlığı altında anlamsızlaşıyordu. Ayrıca, Doğrudan karşıma çıkan ve benimle konuşan kral ve kraliçeler de oldu ancak…”
Son dediğimi söylerken üzüntü içinde gözlerimi yumdum, hayal kırıklığı çekiyordum. Kendime karşı dürüst olmalıyım. Tamamen başarılı bir 3 sene değildi… O yüzden devamını getiremedim, gözlerim doldu ve başımı çevirip gözlerimi saklamaya çalıştım. 21 yaşında adamın yaptıklarına bak.
Büyük General Yayati, konuşacak mıyım diye bir süre bekledi. Ben devam etmeyince içimdeki kuşkuyu fark etmiş olacak ki; ardından bana şöyle bir şey dedi “Görüyorum ki var, söylemek istemediğin şeyler, Genç Akihiro.” Haklıydı da, söylemek istememektense beni ilgilendiren konular benimle kalmalıydı.
Gözlerimi yumdum.
“Efendim, karşıma başka Sacred Domainlerden bazı Kral ve Kraliçeler çıktı. Korumaya çalıştığım insanları çokça kez öldürdüler… Onlarla doğrudan kapıştığım veyahut bilgi alışverişi yaptığım seferler oldu. Ancak, sizin benden beklediklerinizi sizinle paylaşacağım konusunda şüpheniz olmasın. Kendimi ilgilendirenleri ise… Cistern’in ihtiyacı olduğunda paylaşmaktan çekinmeyeceğimden emin olabilirsiniz. Şimdilik ise hayatıma müdahale edecek bilgileri kendimde tutmayı düşünüyorum.”
Ardından gözlerimi açtım ve Büyük General ile göz göze geldim. Kararlılığımı bozmamaya çalıştım.
“Neymiş genç Akihiro Atlas? Kurtaramazmışsın her istediğini her zaman kusursuz şekilde.”
İstemsizce oluşan dudak ve surat mimiklerimden anlaşılırdı ki, üzgündüm. Ağlayacakmış gibi hissettim. Yine de kendimi tuttum ve geçmişi şimdilik hatırlamamaya çalıştım ve Büyük General’i başımla reddettim.
“Herkesi kurtaramayacaksam bana kurtarıcı demeyen bir sürü kişi olacaktır.”
Bir çocuğun annesini kurtaramazsam… onun teyzesini kurtarmamın onu mutlu edeceğini mi düşünmeliyim? Bu değil, bu istediğim kurtuluş değil.
O çocuk beni bu şekilde sevmezdi.
Büyük General, birkaç saniye suratıma bakıp hoşgörülü bir gülümseme attıktan sonra tekrar konuştu.
“Yargılıyorsun kendini sen sonuçlara bakarak. Ama bu dünya… değil sonuçlarla, şekillenir seçimlerle.”
Bir anlığına sustu, sonra son sözünü söyledi:
“Herkesi kurtaramazsın, Genç Akihiro.
Ama bu… Sıfırlamaz değerin kurtardıklarının.”
Gözlerimin içine baktı.
“Ve unutma…
kahraman yapan şey bir kahramanı, değildir kaç kişiyi kurtardığı…
savaşmayı bırakmamasıdır kurtaramayacağını bile bile.” Sözlerini bitirdiğinde bileğimi gözlerime dayamış halde ağlıyordum, gözümün önüne kurtardığım insanlar gelirken kurtaramadığım küçük, yetişkin, orta yaşlı, meslek sahibi insanlar ve kendi ellerimle veya hatalarımla ölümüne yol açtıklarım geliyordu.
Magnus… Keşke bazen, yardımın daha erken gelseydi.
“Ama görüyorum ki, iş çıkarmışsın harika bir.”
Başımı kaldırdım, kimse yoktu. Bu adamın boyu kısa, doğru şimdi nedenini anladım, başımı indirdim ve ona baktım, gülümsüyordu.
O beni karanlıkla dolu ailemden çekip almıştı ve bana Cistern’de bir yuva, amaç ve hayat vermişti. Manevî büyük evet biraz fazla büyükbabam gibiydi. Bazı fikirlerini ve ideallerini hiç sevmesem de ona sonsuz saygı duyuyordum. Bu yüzden ister istemez duygulanmaktan kendimi alıkoyamıyordum… Gözlerim, ah… Siktiğimin sulu gözlülüğü…
Akan gözyaşlarımı zar zor siliyordum, sadece basit bir tebriğin bile beni getirdiği hâle bak.
“Efendim, bunu alın.”
Avcumu açtım ve elimde oluşan yıldırımlar yavaş yavaş bir deftere dönüştü.
“Bunu Dünyadayken aldığım notlar ile yaptım. Bana verdiğiniz görevler hakkında edindiğim bilgileri içeriyor.”
İçinde her şey yoktu belki ama her şeye yakın denilebilecek kadar bilgi vardı.
Aklımın bir kenarında, çok yakında ustama açıkladığımda beni tekrar parçalayak birçok anı da içindeydi.
Ancak hiçbiri öğrendiğim bazı gerçekler ve beni ileride beklediğini bildiğim gerçekler kadar değil.
Cistern için savaş çok yakındı. Krallar ve Kraliçeler kapımızda olabilir, çünkü burası onlara göre ele geçirilip kullanmak için harika bir Sacred Domain’di.
Fakat yuvamı vermeye meyilli değilim. İnsanlığı hafife alan bütün kendini üst katman olarak değerlendirenleri parçalayacağım.
Kral, kraliçe, tanrı ve başka hangi katmanı varsa hiyerarşinin… Hepsini parçalayacağım.
Dünyada karşıma çıkmış ve beni tehdit eden o iblis ırkından eleman… Onun dedikleri doğruysa benim için gelecek çok şey var.
Umrumda değil, ben insanlığın koruyucusuyum.
Değil mi, Usta Shu? Düşüncelere daldım… Duygularımı kontrol edebilmeyi öğrenmeliyim.
Ne de olsa bir savaşçının en büyük avantajı ve dezavantajı duygularıdır.
Büyük General Yayati’nin sözleriyle tekrar zihnimden ayrılmayı başardım.
“Genç Akihiro, yeterli raporun için bugünlük. Olacak akşamüstü generaller toplantısı. Herkesin vardır sana soracakları. Şimdilik, hiçbir kralın ulaşamadığına amacını bilmek, yeterlidir benim için.”
Gözlerimi silip burnumu da çektikten sonra başımı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım ve önünde vücudumu hafifçe eğdikten sonra “İzninizle.” diyerek odayı terk ettim.
Odadan çıkınca ileride Logos’u tekrar gördüm. Bana baktı ve el salladı.
Sanırım tek bir çarem var.
“De Caelo.”
Yanımdaki camdan yıldırıma dönüşüp geçerek çıktım. Evet, biraz şerefsizlik oldu. Ama zaten pek tanışmıyoruz.
Şimdi sanırım asıl gitmem gereken yere gideceğim. Ayrıca öğrenmem gereken şeyler olduğuna eminim.
Generaller toplantısından önce gitmem gereken 2 yer var. Sırasını ben belirleyeceğim.
Doğrudan ve bireysel olarak konuşmam gereken 2 kişi var. Sırasını ben belirleyeceğim.
Kaderimi ben çizeceğim. Cistern’in Kanunsuzu olarak insanlarımı koruyacağım. Ne de olsa bunun için general oldum.
Sadece 3 yıldır Cistern Akihiro’suz değildi. Akihiro’da 3 senedir Cistern’sizdi.
Geliyorum, öncelikle Usta Shu ile görüşeceğim.
Her zamanki yerimizde.
BÖLÜM SONU