3 GÜN ÖNCE
AKIHIRO ATLAS
Yıllar geçti... Gözlerim dünyanın çürüyen yüzünü gördü, kulaklarım feryatları işitti, ellerim defalarca kana bulandı. İnsan dediğimiz varlığı tanımak adına senelerce uğraştım; Ancak korkunun, açlığın, hırsın gölgesinde titreyen canlılar gibidiydiler… Ama tam da bu etkenler, onların en değerli yanıdır. Çünkü korkunun karşısında ayağa kalktıklarında, sıradan bir bedende sıradışı bir ruh parlar. Onları korumak... İşte bu yüzden seçtiğim yoldu.
Cistern... Sen, ruh gücünün kalesi, hatıralarımın zinciri, bana yeniden nefes veren toprak. Ben sana geri döndüm. Ama artık bir görevli değilim; ben bir kalkanım. İnsanlığın üzerine çöken karanlığa karşı son siper, umudun paramparça edilmemesi için dikilen bir bedenim. Yapmaya çalıştıklarım benim için şan değil; kanayan yaraya sarılmak, düşenin elini kaldırmak, umudun en kör anında ışık yakmaktır.
Evet, ben seçilmedim. Kendimi seçtim. Çünkü biliyorum: koruyacak kimse kalmadığında, koruyucuya dönüşmek zorundasın. Ve şimdi ant içiyorum... İnsanlığın son nefesine, Cistern’in en derin taşına kadar… Ben, sizi koruyacağım. Bedeli ne olursa olsun, kendi ışığımı yakana dek, sizin ışığınızı söndürmeyeceğim.
"Karanlık büyüdükçe, kalkan daha da kalın olmalı." İşte benim yolum bu. Ve bu yolun sonunda, ya kahraman olacağım… ya da korumaya çalıştıklarımın külleriyle birlikte yok olacağım.
Geçit kapandı. Bu Sacred Domain’ler arası geçişleri hiç sevmiyorum. Benim midemi bulandırıyor. Cistern’de yaşadığım 11 sene boyu birkaç kez kullandım ve gerçekten işkence oluyorlardı… En azından Magnus gibi bu konuda usta birinin açtığı geçit daha tutarlı oluyor ve beni kusma derecesine getirmiyor ama yine de rahatsız edici oluyor. Zevkine düşkün biri değilim ve asla olmam. Benim için Cistern’in verdiği görev kutsaldır. Ancak yapılması gerekeni de ben belirlerim. Bu yüzden general oldum. Aiga bana bu yüzden güvendi. Sıradan bir insan olsaydım ve her denileni yapan bir kişiliğim olsaydı general olmazdım. General olmak için yetenek bakımından sınırlandırmalar olsa da kişilik özellikleri bakımından genelde Divan Kurulu tutumsuz kalıyor ve bu hoşuma giden bir durum değil. Aslında bu duruma ben de bir dönem kayıtsız kalırdım. Ta ki ustam, Divan’ın yaptığı onlarca hatayı bana anlatana kadar… o günden beri Divan’ın emirlerini pek ciddiye almam. Cistern’in yönetimi onların olduğu için saygım ve mutlak koruma yeminim olsa da ben genelde emirleri büyük generalden almayı tercih ederim. Asla değişmeyen şey ise emirleri sadece alıyor oluşum. Emirleri aklıma yatmazsa uygulamam. Çünkü itaat etmek bana göre değil.
“3 yıldan sonra burası tekrardan garip hissettiriyor.”
Sadece burada olmak istiyorum ama…
Yine de ait olduğum yer gibi hissettirmiyor.
Ne de olsa general olmadan önce buradaki kimse bana saygı duymuyordu. Bütün takım üyelerimi çok seviyorum ama… hepsiyle aramdaki ilişkinin sadece aynı takımda olduğu için birbirini koruyan insanlardansa bazılarıyla olduğu gibi yakın dost seviyesinde olmasını isterdim.
Buradan ayrılmadan önce kendi takımımdakiler ile vakit geçirebiliyordum. Bu yüzden Cistern’in geri kalanına göre daha fazla onları kurtarma takıntım oluşmuştu ama bunu aşmalıydım. Bu üç yıllık göreve çıkmamdaki en önemli sebeplerden biri de buydu.
Ustam bana her zaman her insanın aynı olduğunu söylerdi. Ancak, onlarca ayrımla doğarlar ve gelişirlerdi. Hepsi güçlü doğamaz. Ruh Gücü, onları ayırt eden şey, sahip oldukları potansiyel, onları ayırt eden şey, düşünceleri ve amaçları, onları ayırt eden şey ve daha nicesi.
Bu yüzden, kendi takımımı ayırt edemezdim. Her zaman herkesi kurtarmak isteyen biri olarak büyüdüm.
Herkes demek benim için herkes demekti. İnsan olan herkes demekti. İnsanlara işkence eden aşağılık diğer canlı türleri değil.
Onlara aşağılık diyorum çünkü insan olmanın aşamalarını ve zorluklarını bilmediklerinden eminim. Benim çocukluğumu yaşayan bir sürü çocuk vardır ve diğer canlı türlerinin bunlara göğüs gerebilen insanlar varken insanlığa oyuncak gibi bakmasından nefret ediyorum.
Başımı göğe çevirdim.
Gökyüzü, sanki dünyanın bütün ağırlığını taşımayı reddeder gibi berraktı. Ufuk çizgisine doğru açılan o soluk mavi ton, yukarı çıktıkça derinleşiyor, gözlerimi içine çeken uçsuz bucaksız bir boşluğa dönüşüyordu. İnce, neredeyse saydam bulutlar ağır ağır süzülüyor; rüzgar onları parçalamadan, sadece yön vererek ilerletiyordu.
Güneş, yakıcı değil… ama kaçınılmazdı. Işığı sertçe vurmak yerine her şeye dokunuyor, yüzeyleri altın gibi parlatıyor, gölgeleri bile yumuşatıyordu. Havada hafif bir serinlik vardı—derin bir nefes aldığımda ciğerlerime dolan o temizlik, sanki içimde biriken tüm karanlığı kısa bir anlığına susturuyordu.
Ama yine de…
Bu kadar sakin bir gökyüzü, çoğu zaman fırtınadan önce olurdu.
“Orada refahınız yerinde değil mi?”
Diğer canlı türlerinin her zaman tepemizde olduğunu biliyordum.
Başımı tekrar önüme çevirdim ve adımlarımı atmadan önce sistem panelini açtım.
[Akihiro Atlas]
Yaş: 21 Ünvan: Yıldırımlar Kralı
İmge: Sentry
Avatar: Ares
Yakın Zamanda İletişime Geçilen Kişiler: Magnus, Nyoko…
[Sacred Domainler Arası İletişim Ağına Davet Edilmediniz.]
[Sistemi Kapatmak İstiyor Musunuz?]
Evet Hayır
Gözlerim o kral yazısına nefret ve üzüntü ile bakarken sistemi kapattım. Hayatımda sahip olduğum son lanet.
Dünya’da geçirdiğim günleri hatırladım. Bana o günlerde saldıranlardan biri şöyle demişti.
“Kendi ırkın dışında her ırkın kahramanı olacaksın, Akihiro Atlas!”
İstemiyorum. İnsanlığı koruyamayacaksam anlamı yok…
Takımımdakileri de geri kalan herkesi de yuvamı da korumak zorundayım, değil mi Usta? Böyle söylemiştin… Bana yaşam amacı veren yer burasıydı, sendin. Senin bana verdiğin güven olmasa hiçbir şeye şu anda tutunamazdım. Devam edeceğim, tek bir Kral veya Kraliçe kalmayıncaya dek. Ya da onun gibi diğer türler.
Ancak bunlar beni kahraman yapacak şeyler değil. Kahramanlık tahmin ettiğimden bile çok daha karmaşık:
"Kahramanlık… İnsanların gözünde parlayan yalın bir kelime. Fakat içine girdiğinde, o ışığın ardında sonsuz bir gölge vardır. Kahraman olmak, yalnızca can kurtarmak değildir; o kurtarışın bedelini, kalbinde ömür boyu taşımaktır. İnsanlar seni alkışlar, ama o alkışların altında senin bilmediğin bir çığlık vardır: 'Beni neden kurtarmadın?' Kahramanlık bir seçimdir, evet… ama aynı zamanda bitmeyen bir suçluluk zinciridir. Çünkü kimi kurtarırsan, bir başkasını arkanda bırakırsın.
Çünkü eğer ben bu yükü taşımaktan korkarsam, kimse taşımaz. Bunu biliyorum, generaller çok saygı duyduğum kişiler olsa da… hepsi insanları yardıma muhtaç oldukları için kurtarır. Ancak insanlar yardıma muhtaç, zayıf, düşük insanlar değildir. Onlar henüz potansiyeline ulaşamamış ve hiyerarşide hiçbir eksisi olmayan canlılardır. O yükü taşımak gerektiğinde… işte o an… gerçekten hiçbir kahraman kalmaz. Ancak ben bunu bozacağım. Kalan son kahraman dahi olsam…
Çok düşüncelere dalmışım… Kafamı boşaltmam lazım. Yüzüme birkaç tokat attım ve 3 yıllık ayrılışımın ardından biraz odağımı buraya vermeye karar verdim.
Adımlarım rahat hissettiriyordu. Sanki ait olduğum yere dönmüş gibi… hiç bir değerimin olmadığı Dünya’dan buraya getirildim ve hizmet ettim. Hizmet için arada oraya döndüğüm oluyordu ama sanki doğduğum yer orası değil de Cistern gibi hissediyorum. Bir insanın vatan sevgisi olarak tanımlanabilir. Zaten bana da böyle öğretildi. Ustam her zaman şöyle derdi;
‘’Dinle, Aki… Kişi yalnızca sevdiğini değil, nefret ettiğini de korumayı öğrenmelidir. Çünkü Cistern sadece bir yapı, bir diyar değildir. O, insanlığın en saf kusurlarının ve en yüce erdemlerinin aynasıdır. Sen Cistern’i seveceksin, çünkü orada doğan her ruh, kendi ışığını taşır. O ışık, nefretimin dahi söndüremediği bir kıvılcımdır. Ve bil ki… korumak, sevmekten daha büyüktür. Sevgi kırılabilir, zayıflayabilir. Ama koruma iradesi… o tanrılara meydan okuyan bir kudrettir. Sen, Cistern’i sevmek zorundasın, Aki. Çünkü sevmek, sadece hoşuna giden yanlarını kucaklamak değildir; sevmek, nefret ettiğin yaraları bile bağışlamaktır.”
Hep bu sözlere tutundum… ustama herkesten çok saygı duyarım, kardeşlerimden bile çok… En sevgisiz anımda bana sevgi gösteren kişiydi. En kötü halimde yanımda olan kişiydi. En güçsüz halimde güçlendiren kişiydi. En önemlisi beni Akihiro Atlas yapan kişiydi. İlk onunla görüşmek istiyorum fakat bunun olma ihtimali biraz düşük… akşamüstü kaptanlar toplantısı var ve benimle bu vakte kadar görüşemeyecektir. Genelde çok yoğun birisidir, yine de ben özel buluşma yerimize gidip bekleyeceğim. Orası benim için gerçek huzur kaynağıdır.
Şimdi ise Cistern’deki siviller ve hizmetlilere veya takım üyelerine gözükmeden 1. Takım binasına gitmeye çalışıyorum. büyük kaptana rapor verip yolculuğumda gördüklerimi anlatmam gerekiyor. Bazı istisnalar olacak tabii ki. Neticede, ne kadar büyük kaptandan gizlemek istemesem de bazı gördüklerim bana özel kalmalı. Örneğin… Magnus ile olan ilişkimin sürüyor olması ve bazı kişiler ve örgütler hakkında edindiğim ek bilgiler.
Ama gizli tutmam gereken çok önemli bilgiler vardı.
Kendimle ilgili olanlar.
Bunları sadece ustamla konuşmalıymışım gibi hissediyorum.
Geliştirdiğim yeteneklerimden birisini kullanmaya karar verdim. Bu yeteneğim bedenimi tamamen yıldırıma çeviriyor ve göz açıp kapayıncaya kadar bir yıldırım olarak istediğim noktaya hareket etmiş oluyorum. Kontrolü inanılmaz zor ama alıştım. Yıldırım tekniklerinde senelerce oturup çalışmamın sonucu bu ve daha fazlasıydı. Yine de her yıldırım kullanıcısı bu kadar iyi yıldırım kullanabilecek diye bir şey yok. Gelişim ve güç dengesiz kavramlardır. insanlar onları aynı kefeye koyar, oysa ikisi birbirine yabancıdır. Gelişim, içten doğan bir yükseliştir; acının, hatanın, pişmanlığın yoğurduğu bir yolculuk. Güç ise dışarıya yansıyan bir sonuç, çoğu zaman boş bir kabuktur. Güç, gelişim olmadan da elde edilebilir; bir kılıcı eline alan çocuğun da gücü vardır. Ama gelişim olmadan o güç, sadece yıkımdır.
Ve gelişim… güç olmadan da mümkündür. Çünkü gerçek gelişim, insanın içindeki sınırlarını aşabilmesidir; gözyaşlarını boşa akıtmamayı öğrenmesidir. Bu yüzden ikisi asla denk değildir. İnsan geliştiğinde her zaman güçlenmez, fakat güçlenen her insan, geliştiğini sanma yanılgısına düşer.
Benim yolum ikisini karıştırmak değil… ikisini ayırabilmektir. Çünkü kahramanlık, gücü olanın değil, gelişimini gücün önüne koyabilenin yoludur." Sağ elimi kolyeme koydum, yavaşça sol kolumu sırtımın arkasından geçirip kolyemin kilidini açtım ve sağ elimle kolyemi alıp ruh gücümü yoğunlaştırdım. Bunu yapmadan önce çevremde kimse olmadığından emindim. Generaller her yerde İmge’sini çağıramaz çünkü etrafa sivil ve hizmetlilere çok korkunç gelecek düzeyde Ruh Gücü yayarlar. Ayrıca kolyemin dışarıdan bir yıldırım parçası gibi gözükse de gerçek formu farklıydı. Diğerlerinin bilmemesini istediğim bir şeyi gizliyorum. Söylemek istemesem de bir gün bazılarına anlatmak istediğim bazı anıları açan bir anahtar. Her neyse… Kolyem bana bu hayatta en değer verdiğim kişilerden ve neredeyse tek arkadaşımlardan birinin armağanıydı. Aurelia, akademiden beri en yakın hissettiğim kişilerden biriydi. Kendisi 2. Takımda çalışmaya başladığımızdan beri hep arkamı toparladı, ne zaman zor durumda olsam yardımcı oldu ve generallik sürecimde de hep destekçimdi.
O kızın hayatıma kattığı bakış açısı neredeyse beni bugünkü ben yapan şeylerden biri. Onu tekrar görebilmek için sabırsızlanıyorum. 3 koca sene geçti ve sesini duymayı bile özledim. Onunla yaptığımız onca bilgili ve entelektüel her konuşmayı özledim. Işıl ışıl parıldayan saçlarını ve başını omzuma yaslayıp bir şeyler anlattığında cehennemde bile olsam bazı dertlerimi unutabilecekmişim gibi hissederdim.
İmge’m geçmişte birçok objeye dönüştü ancak bu insanın kontrolünde olan bir şey değil. Yanınızda en çok bulundurduğunuz ve tabiri uygun ise bağımlı gibi sevdiğiniz bir eşyanız İmge’niz olur ve bunu anlayan da ruhunuzun kalbinizdeki yankısıdır.
Kolyem, parıldarken yıldırımlar etrafını sardı ve büyük bir ışık hüzmesi etrafa saçılırken görkemkli mızrağıma dönüştü. Mızrağımın Cistern’de bilinen adı Sentry’idi. Korumak, anlamına geldiği için Büyük General Yayati böyle koyduğunu söylemişti. Beni Cistern halkını koruyabilecek biri olarak gördüğünü söylediğinde… ahh, gözlerim mi doluyor?
Biraz duraksadım ve gözlerimi sildim. Büyüsem de ben her zaman Akihiro Atlas’ım ve duygusallığımı aşamıyorum. Bu benim en büyük problemim… bir şeyin duygusal etkisi fazla olduğunda duygularımın somut şeylere dönüşmesine engel olamıyorum. Usta Shu, duygularımın benim zayıf noktam olduğunu söylerdi. Sanırım haklı… gerçi o adamın haklı olmadığı tek bir an bile hatırlamıyorum.
Ustamın dışında, beni bu kadar iyi tanıyan ve zayıflıklarımı iyi bilen başka dostlarım da vardı. General olmam ile birlikte insanlardan aldığım saygı ve övgünün artmasıyla takımımın üyeleriyle aramdaki bağ oldukça yükseldi.
Ancak, Hikari ve Asahi’nin yerini doldurulamaz görüyorum desem yeridir. Akademi yıllarından da hemen önce Cistern’e ilk getirildiğimde onlar doğrudan arkadaşım oldular. Tüm herkesin beni dışladığı ve görünmezmişim gibi davrandığı birkaç sene boyunca yanımda oldu o kardeşler.
Yalan yok, onların 3. kardeşiymişim gibi hissediyorum.
Kendi kardeşlerim olmasaydı tabii.
Değil mi, Mizu ağabey? Hiç ayrılmayacağız…
Korkuyorum, bir gün onu da kaybedeceğim diye korkuyorum. Birkaç saniye yürümeyi bıraktım ve olduğum yerde durduktan sonra:
İmge’mi çıkardığım için artık ‘’De Caelo’’ isimli yeteneğimi kullanabilirdim. Ruh Gücümü mızrağımdan ve bedenimden çıkarttığım yıldırımlara odaklayıp içime çektim. Nefes almak gibi ancak nefes verme süresi boyunca sadece gözlerimin önünü düşünmem gerekiyor.
Sadece birkaç saniye etrafımda her şey ışık hızında geçerken ben de gelmek istediğim yere varmıştım Takım 1 binasının önündeydim. Çevremdeki üyelerin gözleri bana dikilmişti.
‘’General Akihiro, değil mi o?!!’’
‘’Hiç şüphesiz, Mahzen’in en potansiyelli savaşçısı olan Akihiro Atlas!’’
‘’Büyük General’in öğrencisi General Sao onu görürse burada delirecektir!’’
‘’Ancak o görevde değil miydi, ne ara döndü ki?’’
Bir asker fısıldadı:
“Bir şey… farklı.”
Başka biri yutkundu.
“Hayır… bu adam aynı değil.”
Bu konuşmalardan nefret ediyoruuuuuuuum. Kulağımı tırmalayan onca cümlenin arasından geçerken kapıyı koruyan gardiyanlar önümde eğilip bana yol veriyordu. General olma hissini özledim mi bilmiyorum, insanların bana tapınan bir tanrı gibi yaklaşması sinir bozucu. Ben bir tanrı değilim, basit bir insanım. Gücümün fazla olması onlara tanrı gibi gözükmeme mi yol açıyor? Ne saçma… İnsan, insana tapar mı? İnsan neden bir şeye tapsın ki? Tapınmak, eşitliği yok saymaktır. Benimle onların arasına görünmez bir duvar örer, beni göklere çıkarırken aslında onları yere zincirler. Oysa ben de onlar gibi hatalarla yoğrulmuş, korkularla yaşayan, yaralar taşıyan bir varlıktan ibaretim.
Bu saygı değil, bir insanın önünde eğilip ondan mutlak emir almak ve onun sözlerini, yaptıklarını kutsal kabul etmek sadece ona tapınmaktır, saygı bu kadar olursa insan kendi yapabileceklerini bırakıp sadece tanrı sandığı şeye medet umar. Eğer bana tanrı diye bakarlarsa, kendi güçlerini inkâr etmiş olurlar. Eğer önümde eğilirlerse, kendi ayaklarının üzerinde durmayı unuturlar. Ve işte o zaman… benim korumam, onları özgürleştirmez; sadece daha derin bir kölelik yaratır.
İnsanların insana tapması, insanlığın kendi ışığını söndürmesidir. Benim görevim ise o ışığı kendi avuçlarıyla tutabilmelerini sağlamak. Onları korumak istiyorum, evet… ama bir tanrı olarak değil, bir insan olarak. Çünkü eşitlik olmadan koruma da, adalet de, kahramanlık da sadece sahte bir oyun olur.
İşte bu yüzden hiçbirinin suratına dahi bakmadım. Sadece yoluma odaklandım ve dış hatlardaki kapıyı geçtikten sonra binanın iç giriş kapısına geldim. Tam bu sırada birisi bana tatlı ve hoş bir tonla seslendi. Tanıdık bir sesti. ‘’General Akihiro! Sizi görmek ne güzel bir şeref. Görevinizden dönüşünüzün bu tarihte olması beklenmedikti. Hoş geldiniz!’’
Sözleri duydum.
Ama cevap vermedim.
Sadece baktım.
Bir anlığına.
Ve o an… yeterli oldu.
Karşımdaki kişinin yüzündeki ifade değişti. Gülümsemesi dondu.
Ruh gücüm sızmış olmalıydı.
Kontrol edemedim.
…ya da etmek istemedim.
“Şeref mi?”
Sesim bu sefer daha derindi. Daha ağır.
“Benim dönüşüm… kimse için şeref olmamalı.”
Bir adım attım.
Zemin hafifçe çatladı—ya da onlar öyle sandı.
“Eğer öyle hissediyorsanız…”
Gözlerimi hafifçe kıstım.
“…umarım doğru kahramana bakıyorsunuzdur.”
BÖLÜM 5 SONU