KUREN Y
Seri adımlarla Magnus’u ve benimle yarışır gibi hızlı hızlı yürüdüğünden az önce önüme geçmiş olan onun arkasındaki Kazami’yi bir süre takip ettim. Neden bu kadar kolayca o adamın teklifini kabul etmişti? Neden benim fikrimi bu denli hiçe saymıştı? Magnus, muhtemelen bizi öldürmeyecekti. Sadece bizi kullanmayı hedefleyen bir narsistti. Kazami’nin güçten bu kadar etkilenen biri olduğunu bilmiyordum. Daha da kötüsü dizlerimin her biri hâlâ buzun kırılmasından kalan bir sızı taşıyordu. General Hiroshi’nin saldırısını saatlerce dinlenmiş olmamıza rağmen hâlâ tamamen atlatamamış gibiydim.
Bizi büyük bir sahil kenarına getirdi. Bu anda Kazami ile eşit hizaya geldim. Yan yana duruyorduk ve Magnus yaklaşık altı veya yedi geniş adım önümüzde Akdeniz’i seyrediyordu. Burası Dünya’da kaldığımız süre boyunca hakkında birkaç bir şey öğrendiğim sayılı lokasyonlardan biriydi.
Magnus’un yüzünü göremediğim için robot kolun tıkırtısını dinliyordum. Kazami kumlara oturmuştu, gözleri hala savaşın artakalanı gibi sarkıktı. Magnus’un konuşması pek çok şeyi değiştirmişti: bizi kurtarmış, sonra eğitim vaat etmiş, sonra da mahkemesiz itaat buyurmuştu. Kulağa iyi gelen tek şey: hâlâ hayattaydık. Geri kalan her şey tatsız bir seçimin sonucuydu.
Sınav. Tek kelimeyle çağrı... bir olasılıkla bir kılıç darbesinden daha tehlikeli. Kazami başını kaldırdı, yüzünde korku ve merakın karışımı vardı.
“Ne tür bir sınav?” diye sordu Kazami.
Magnus bana başını sola yatırıp baktı. Mosmor parıldayan robot maskesiyle göz gözeydik, göz diyebilirsek tabi… Gözleri yoktu ama bir şeyler görüyordu. Korkunçtu ama belli etmedim. Bu kadar basit davranamazdık ama… Sanki gölgelerden daha eskisini, içimdeki çatlağı okuyordu. Bugüne kadar yaşadığım her şeyi biliyormuş gibi bakıyordu.
Kazami’yle bakıştım. Bana sessizce ‘’Git.’’ dedi ve başını onaylar şekilde salladı. Dönüp tekrar Magnus’a baktım.
‘’Senin için yapacaklarımız ve yaptıracakların ne ifade ediyor? Bu eğitimin amacı ne, lütfen aydınlat beni. Yoksa… Bunu anlamlandıramıyorum. Kim olduğunu bile bilmiyoruz.’’
“Benim içimde ışık yok. Sizi aydınlatmayacağım, çünkü ışık bende bulunmaz. Size verebildiğim tek şey, kendi karanlığım. Ve o karanlık sizi çürütürken aynı zamanda diri tutacak… Işığı arıyorsanız, onu kendi kanınızdan doğuracaksınız. Benim payıma düşen, sizi karanlığımın açlığıyla yürütmek.”
İtiraz edecektim ki…
“İlk kural,” dedi Magnus, “kendini saklama. İkinci kural, geçmişten kaçma. İmgenle yüzleş.”
İmge... Kelime dudaklarımda ekşi bir tat bıraktı. Pipomu cebimden çıkardım istemsizce. o hareketin hâlâ bir ritüeli vardı bende. Parmaklarım arasında pipo kılıca dönüşürken eski his geldi: bu benim bir sığınağım, bir yalandım ve aynı anda tek gerçek silahımdı. “İmge’m,” diyebildim ancak o kelime birbirine karıştı. “Benim İmge’m bir—”
“Bir boşluk,” diye bitirdi Magnus cümlemi. “Evet. Ve boşluklar konuşur, eğer onlara açılırsan. Şimdi, silahını kapat ve aynaya bak. Bu seferlik bana güven. Yüzünü aynaya çevir ve korkma; çünkü korku bizim ruhumuzun en tatlı şarabıdır. Ben ışık değilim, korku ışık değil, ben sınırım, korku da sınır, ben olmasaydım yeryüzünde hiçbir sınır olmaz, hiçbir düzen, hiçbir gereklilik, bunlar korku için de geçerli. Sana şimdi söyleyeceğim şeyi aklına kazı: kim olduğunu unutmuş bir mahluksun ve ben o unutkanlığı kaldıran elim. İmgenle yüzleş; ben o imgeyi kıracak, yeniden şekillendirecek ve seni benden sonra yürümeye layık bir makine haline getireceğim. İtaat etmezsen seni yok etmem, seni kullanırım… daha büyük amaçlarım için. Bu yüzden aynaya bak: Seni ben tamamlayacağım, ama bunun bedelini sana ödeteceğim.”
İlk duyuşta karmaşık gelen bu sözlerin üzerine biraz düşündüm. Sanki her birinin altında bir sürü şey anlatmak istiyordu. Magnus’u tanımak istesem bile bu asla basit sözlerle olmayacaktı. Bunu evindeyken anladım. Ancak, eğer üstüne gidersem onun dediklerini çözebileceğimi hissettim.
Öyle de oluyordu, düşündükçe anlıyordum, burada ayna bir metafordu. Bir sahilde aynanın işi neydi ki zaten? Bana demek istediği… Avatar’ımın varlığıydı. Bunu anlamam zor değildi. Seçtiği kelimeler çok özenliydi ve bunları söylerken neredeyse hiç düşünmüyordu, korkularımla yüzleşip avatarıma ulaşmalıydım. Onu görmemi istiyordu.
Avatarlar kalbimizin aynasıdır. İçimizde sakladığımız korkuların, arzuların, bastırdığımız gerçeklerin ve kabullenmekten kaçındığımız yanlarımızın somutlaşmış hâlidir. Onlar sadece bir güç değil; bedenimizin, zihnimizin ve kişiliğimizin birleşerek yarattığı bir tezahürdür. Kimi zaman bir silah gibi keskin, kimi zaman bir canlı kadar iradeli, kimi zamansa unutulmuş bir tanrı ya da tanrıçanın yankısı gibi kadimdirler.
Ancak Avatar’ı gerçekten var eden şey, yalnızca bu parçaların birleşimi değildir. Ona hayat veren, onu hareket ettiren ve şekillendiren şey bizim Ruh Gücümüzdür. Ruh Gücü, sadece enerji değil; iradenin yoğunlaşmış hâli, benliğin saf özü ve kişinin kendisiyle ne kadar yüzleşebildiğinin bir ölçüsüdür.
Bir imgeyi Avatar’a dönüştürmek, basit bir çağırma eylemi değildir. Bu, insanın kendi iç dünyasına inmesini, karanlığıyla yüzleşmesini ve ışığını kabul etmesini gerektirir. Kontrol edilemeyen bir Ruh Gücü, Avatar’ı bir müttefikten çok bir tehdide dönüştürebilir. Çünkü Avatar, yalan kabul etmez; neysen, onu yansıtır.
Bu yüzden bana anlatılanlar bir eğitimden çok bir yüzleşmeydi. Kaçtığım şeyleri tanımam, bastırdığım duyguları kabul etmem ve kendimi olduğu gibi görmem gerekir. Güç kazanmamın yolu, kendimden bir şey eklemek değil; zaten içimde olanı görmeyi öğrenmektir.
Magnus, bana bunu anlatmak istiyor. Avatar’ımı güçlendirmek istiyorsam önce kendimi taşıyabilecek kadar güçlü olmalıyım. Ruh Gücümü kontrol etmek istiyorsam önce ruhumun dağınıklığını toparlamalıyım. Ve eğer bir gün Avatar’ım gerçekten “ben” gibi hareket etmeye başlarsa… işte o zaman, artık ondan kaçamam.
Çünkü içimde birikmiş hisler güvenilmez şeyler.
Kapatmak… kolay değildi. Kılıcım parladı, pipom tekrar metalik bir keskinliğe döndü. Ama yaptım; kılıcı söndürdüm, külü parmaklarımdan süzüldü ve elime bir ağırlık gibi çöktü. Ayna (piposundan bahsediyor) önünde durduğumda Magnus bir elini kaldırıp bıraktı. Çevremden ışıklar yükseldi, gölgeler sündü.
Çevremde hiçbir şey hissedemiyordum sahil yüzeyinde kendi yüzüm belirdi; o tanıdık yüz… yorgun, sinirli, kararlı... ama alt köşede bir başka şey daha vardı. Yüzümün arkasında bir an, küçük bir liman kenti, tahta bir iskele, yağmur, ninniye benzer bir ses. Bir çocuğun elinde parlayan bir madalyon. O çocuk bendim. Yanımda da elinde dikenli bir sopa tutan büyük bir adam. Kendi geçmişim ve beni ben yapan şeylerdi onlar. O an bir elektrik gibi geçti: madalyonun ortasında bir isim kazınmış gibi; bir harf belirdi. K harfi… sonra kaydı. Hafif, sönük, ama var.
Kendi çocukluğumun olduğu yere bakınca orada ben yoktum. Bir varlık vardı. Ruh kullanıcıları arasındaki adıyla Avatar. İnsanın gerçek özütünden ortaya çıkan şey. İmgesi bir Avatar olarak ortaya çıkar. Ruhun ne kadar güç barındırıyorsa Avatar’ın o kadar güçlüdür. Avatar bir nevi varyant olabilir. Benim dışa saçtığım bir canlı. O ölürse ben ölürüm, ben ölürsem o ölür. Avatar kullanıcıları çok üst düzey savaşçılar olur. İmge kullanmak bir sanatsa, Avatar’ı yönetebilmek sanatçının fırçasıdır.
‘’Efendi Kuren.’’ dedi boğuk bir sesle. Önümde diz çöküyordu.
Yani ben buyum… Avatar’a ulaşmak bu oluyor. Ben nasıl biri olarak görülmek istiyorsam… O da beni öyle görür. Doğru, o benim savaş aracım. Her şeyi görmemi sağlayacak o şey. Bir gün ben… Ben ve o, biz… biz gerçekte önümde duran adama karşı gelebileceğiz.
Gözlerim istemsizce sulandı. Bir şey kıvılcımlar saçtı ama ardından söndü. O anı yakalayamıyordum; kelimelerim, hafızamda gezen bir kene gibi elimi ısırıyordu.
‘’Ayağa kalk, Karttikeya.’’
Kartikkeya, dediğim gibi yaptı. İmge’m olan Drain Sword’u elinde tutuyordu. O varken benim savaşmama gerek olmayacaktı.
‘’Efendim, ben sizin ruhunuzdan beslenirim. Beni aktif tutmak ruhunuzdan çok fazla güç sömürür.’’
Sözünü kestim.
‘’Kapa çeneni. Bildiğim şeyleri duymaya ihtiyacım yok.’’ Kartikkeya, konuşmayı bıraktı.
Biliyordum, bir ruh gücü kullanıcısı sonsuza dek avatarını kullanamazdı. Bu tahmin edilemeyecek kadar fazla ruh gücü harcıyordu ve benim gibi bir çömez için şimdilik savaşması bile aşırı yorucu olurdu.
Sanki içinde bulunduğum yer bir odaymış gibi hissediyordum. Sadece avatarım ve ben. Aslında o benim zaten yaratımım, bilinçaltımdı. Bunlara odaklanmışken yine o sinirimi bozan sesi duydum.
Magnus’un sesi odanın dışından geliyordu sanki: “Gören kişi görmezden gelemeyecek. Hatırlayan kişi ise yok olmayacak. Ancak hatırlanmayan kişi, o en kötüsünü yaşayacak ya da yaşatacak.”
Ne diyor bu a*ına koyduğumun robotu?
“Sen ne istiyorsun benden?” diye sordum, sertçe. Sesim kararlı çıkmıştı ama içimdeki titreşimi bastıramıyordum. Bu soru, ondan çok kendime yönelmiş gibiydi.
Kısa bir sessizlik oldu. Sanki cevap vermek yerine beni tartıyordu. Gözlerimin içine değil… daha derine, saklamaya çalıştığım yere bakıyordu.
“Bunu gerçekten bana mı soruyorsun?” dedi sonunda, sesi sakindi. Rahatsız edici derecede sakin.
Kaşlarımı çattım. “Sorumu çarpıtma. Ne istediğini söyle.”
Bir adım yaklaştı. Kaçmadım… ama geri de çekilmedim. Aramızdaki mesafe, kelimelerden daha ağırdı.
“Ben bir şey istemiyorum,” dedi. “Ben sadece zaten var olanı açığa çıkarıyorum.”
Kalbim bir anlığına hızlandı. Bu cevabı beklemiyordum. Ya da… belki de tam olarak bundan korkuyordum.
Yine aynı şey.
Yine kaçamak cevaplar.
Ama… neden bu kadar tanıdık geliyor?
“Beni zorlamayı bırak,” dedim, bu sefer daha düşük bir sesle. “Eğer söyleyeceğin bir şey varsa açıkça söyle.”
Gözlerini kısmadan baktı. “Peki,” dedi. “O zaman açık konuşalım.”
Bir an durdu. Sanki söyleyeceği şeyin ağırlığını ölçüyordu.
“Senin kaçtığın şeyi istiyorum.”
Nefesim takıldı. İtiraz etmek istedim. Hemen, düşünmeden. Ama kelimeler boğazıma düğümlendi. Kaçtığım şey mi?
Ben hiçbir şeyden kaçmıyorum.
“…Saçmalık,” dedim, ama sesim beklediğim kadar güçlü çıkmadı.
Başını hafifçe yana eğdi. “Öyle mi?” dedi. “O zaman neden her seferinde gözlerini kaçırıyorsun?”
Gözlerimi ondan ayırmadım. Bu sefer hayır.
Ama içimde bir şey geri çekildi.
Çünkü biliyorsun.
Çünkü eğer bakmaya devam edersem… gerçekten göreceğim.
Yutkundum. Ellerimi sıktığımı o an fark ettim.
“Benden ne yapmamı istiyorsun?” diye sordum bu kez, daha yavaş. Daha dikkatli.
Cevap hemen geldi.
“Kabul etmeni.”
Sessizlik bu kez daha ağır çöktü. Kaçabileceğim bir boşluk bırakmıyordu.
“Kimi?” diye fısıldadım.
Dudaklarında belli belirsiz bir gölge belirdi.
“Senin yokluğunu doldurmanı.” Bunu dediği anda çevrem sallandı. Bulunduğum karanlık zihinsel bölgenin tavanına baktığımda Magnus adeta tebessüm etti. Tavanda kara alevlerden oluşmuş bir surat görüyordum. Bana gülüyordu ama gülüşü yoktu, bir kraterin kenarında duran rüzgar gibi zihnimde yarıklar oluşuyordu. Canım acıyordu. “İmge’nin bir kılıç olduğunu sanıyorsun; o bir cevap olabilir. Ama cevaplar, soru kadar can yakar. Senin boşluğun, senin silahın olacak.”
Çevrem yok oldu. Başımı yana çevirdiğimde Kazami’yi benden uzakta gördüm. Oturuyordu hâlâ, ancak gözleri kapalıydı.
‘’Ona da mı aynı şeyleri yaptırıyorsun?’’ dedim sakin ve soğuk bir ses tonuyla ve Magnus’a dönmeden.
Magnus, soruma cevap vermedi. Tekrar ağzımı açıp söylenecektim ki, adım seslerini duydum üzerime geliyordu. Başımı döndürdüm ve refleks olarak birkaç adım geriye attım.
‘’Avatarını oluşturabildiğine göre… sınava başladık.’’ dedi. Magnus ayarladığı küçük bir alan içinde bana basit görevler verdi: sessiz dur, nefesini tut, geçmişin burnunun ucuna geldiğinde elini kaldır. Basit. Sonra karmaşık: gözlerini kapat ve bir anıyı sürdürebilirsen onu parçala. Ardından ‘’Sıra sende, dediklerimi yap.’’ dedi. Benim sıram gelince, içimdeki boşluk bir şey söylüyor gibi oldu; ama bu kez söyleyen eski bir melodiden daha çok, eski bir patırtıydı: bir kapı çarpması, bir kokunun yanardönerliği, bir çocuk ağlaması.
Kendi sesimi duyuyordum, hüngür hüngür ağlayan çocuk sesleriydi. Başımın içinde zangır zangır atıyorlardı.
‘’Biraz daha mı istiyorsun ◼◼◼◼◼ ?
Hayır, bunları unutmuştum… Lütfen, kes şunu.
‘’Lütfen… Dur… Söz veriyorum. Daha çok çalışacağım… ve size hizmet… edeceğim.’’
‘’Ben senin babanım! Artık anla, ◼◼◼◼◼ .’
Eş zamanlı olarak; Duymak istemeyeceğim kadar acı çığlık sesleri, kan fışkırma sesleri ve emekleyerek kaçmaya çalışan birinin ellerini ve ayaklarını acı içinde yere vurma sesleri bir aradaydı.
Daha fazla duymak istemiyorum.
‘’Aaaaaaaaaaaaagghhh!!’’
Kes şunu!
‘’Bu yaşına kadar örgütümüz için işe yarar biri olamadın! Bu günden sonra her şey daha ciddi olacak.” Aynı sesler sürüyordu, daha fazla dinleyemeceğimi hissettiğimden ellerim ile kulaklarımı kapatmaya çalışıyordum, ancak kulaklarımdan kanlar akıyordu. Ellerim kıpkırmızı ve sımsıcak bir sıvıya bulanmıştı. Korkuyla ellerimi kulağımdan uzaklaştırdım. Gözlerim ve ben titriyorduk. Tekrardan sesler duymaya başladım… “Buna mecbursun, anlıyorsun değil mi?! ◼◼◼◼◼ !’’ diyordu.
Yeter.
Eğer kastettiğin sınav buysa almak istemiyorum.
‘’P…eki. Ba-ba.. Ne ders-en… Aaaghh! Lütfen.. Vurma.’’
Kafamın içinden çık git lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen, lütfen!
Bana bir şeylerin yaklaştığını hissettim. Alnıma soğuk bir parmak değdi. “Görüneni değil, sınırı kes,” dedi. “İmge sadece bir kapıysa, sen o kapının menteşesisin. Kapatmayı öğren.” Bu hiç şüphesiz Magnus’un sesiydi.
Derin bir nefes aldım ve acıyı unutmaya çalıştım, sakinleşmeye çalıştım. Kafamda o anların sesleri tekrar etse de yavaş yavaş azaldı. Ben kapattıkça, onlar sustu.
Kapatma... Öğrenmeye çalıştım. Birkaç nefes, birkaç darbe, birkaç sözcük. Kılıcım elimde tekrar belirdi, bu sefer farklıydı. Dokunduğumda etrafındaki hava hafifçe sarsılıyordu; kılıç sessizliği emiyordu. Bir asker gibi değil, bir yutkundu: etrafındaki sesi, ışığı, sıcaklığı içine çekiyordu. Test edildiği anda, bir çekiç sesi sustu. Odadaki, saat gibi işleyen zaman bir an durdu.
O durmuş an da Magnus bana baktı. Gözlerinde hiçbir ifade yoktu. Benim çektiğim acıya karşı en ufak empati beslemediğini anladım.
Ondan nefret eden General Hiroshi… belki de haklıydı.
‘’Birini güçlü yapabilen tek şey mentalidir. Fiziksel olarak herkes güçlü olabilir. Takım 2’densin değil mi? Teğmenini tanıyorsundur, o adamın fiziksel gücü çok fazla. Ancak zaafları da öyle. Kardeşini öldürsem, bana sadece amansız saldırılar savunur. Mentali zayıf birini kontrol etmek çok kolay, Kuren Y.’’ bunların hepsini korkunç bir ses tonuyla söyledi. Zayıf biri bu ses tonunu duyunca varlığını sonlandırmak isteyebilirdi.
Aniden yandan bir haykırış duydum.
Kazami yüzünde korkuyla geri çekildi. “Kuren…” dedi ve sesinde bir yalvarış vardı. “Bunu kontrol edebilecek misin?”
Ona döndüm ve biraz şaşkındım. Ancak ardından sıcakça gülümsedim.
‘’Sen kontrol edebildin mi?’’
Kazami bacaklarını kendine çekip biraz suratını bükerek yere baktı.
‘’Anlamıyorum… Ben ortağımla anlaştım. Her şey iyiydi. Ancak, gördüklerim…’’
İçimden ‘’ortak?’’ diye geçirdim. Sanırım Kazami için avatarı bir ortak. Gerçekten avatar denen şey kişiliklerin ve arzuların sonucu… Benim için Karttikeya, savaş aracım ve kullanacağım bir varlık. Onun için ise kendi avatarı savaş da yanına olacak bir ortak… Bu ben Kazami arasındaki en büyük fark. Onu da ebediyen aşacağım o an için… Farkımızı bu belirleyecek.
‘’Üzülme, bu bizim sınavımız. Yaptığımız ve aldığımız kararın sonucu… Başkaldırımız başarılı olacaksa. Bunları önce halledebilmeliyiz. Değil mi?’’
Bunları söyleyip Magnus’a döndüm.
Magnus’un sağ gözü mosmor parladı; o parıltı bir onaydı, hem ufak hem de felaket kokan bir onaydı. “Her şey, bir adımda değişmez. Ama dikkat et: bir şeyi yutar, diğerlerini kaybedersin. Seçim yaparken amaca değil, neyi feda ettiğine bak.” dedi.
Yanımdan yürüyüp geçti, adımları sahilin kumlarını kaldırıyordu. Elini paltosunun cebine attı.
“Yine de unutma, seçimler arasında bir yanlış veya doğru yoktur. Yanlış seçimin sonucu başka bir doğruya da yol açabilir.”
Sözleri havada asılı kaldı. İlk başta basit bir teselli gibi geldi… ama içimde bir yere çarptı. Rahatlatmıyordu. Aksine, omuzlarıma daha görünmez bir ağırlık bindiriyordu.
“Bu sadece bir kaçış yolu gibi geliyor,” dedim, kaşlarımı çatarak. “İnsanlara ‘ne yaparsan yap sorun yok’ demenin daha süslü bir hali.”
Hafifçe başını salladı. Reddetmiyordu… ama katılmıyordu da.
“Hayır,” dedi sakince. “Bu, tam tersine kaçamayacağın bir gerçektir.”
Bir adım geri attım. Neden bilmiyorum. Belki de söyledikleri fazla yaklaşmıştı.
“Doğru ya da yanlışın olmaması,” diye devam etti, “yaptıklarını önemsiz yapmaz. Aksine, onları daha ağır hâle getirir. Çünkü artık sığınabileceğin bir ‘doğru’ yoktur.”
…Bu daha kötü.
Gözlerimi kaçırdım. Düşünmemek istedim. Ama düşünceler, bastırıldıkça daha da netleşiyordu.
“Her seçim,” dedi, sesi hâlâ aynı dinginlikte, “seni başka birine dönüştürür. Ve o kişi… o seçimin sonucunu ‘doğru’ ya da ‘yanlış’ olarak adlandırır.”
Yutkundum.
Yani…
Seçim doğru olduğu için sonuç doğru değil…
Sonuçla birlikte ben değiştiğim için ona doğru diyorum.
“Peki ya pişmanlık?” diye sordum, istemeden. “O zaman o ne?”
Bu sefer kısa bir sessizlik oldu.
‘’Bu günlük bu kadar. Kalan 2 gün de benzer eğitimlerden geçeceksiniz.’’
Arkasından seslensekte dönüp bakmadı. Kazami ile bakıştık ve ayağa kalkıp peşinden koştuk.
O gün hızla eve döndük. Eve döndüğümüzde kendisi evde değildi ve tüm her yer kilitliydi. Mecburen o günü biraz daha uyuyarak kendimizi tamamen dinlendirerek geçirdik.
Sonraki 2 gün neredeyse önceki günün tekrarıydı ama daha uzunu… Uyandığımız an Magnus bizi aldı. Tekrar uyuyana kadar mental ve fiziksel olarak eğitti. İlk defa avatarımı kullanarak savaşmıştım.
‘’Kartikkeya, şu robotu paramparça et!’’
Böyle demem anlamsızdı biraz… Magnus’a, Kartikkeya’nın kılıç saldırıları değmiyordu bile. Hepsini oyun oynar gibi savuşturuyordu. Elinin tersiyle devasa kılıcı ittiriyordu. Ancak gücümü arttırdım, ruh gücümü arttırdım, saldırılarımı hızlandırdım. Geliştiğimden emindim.
‘’HELL SYCHTE!’’
Kazami’nin avatarı, Magnus’un tam üstüne tırpanını sertçe geçirdi. Sahil göğe yükseldi. Resmen saldırının ardından gökten kum yağıyordu. B-bu… Kazami nasıl bu kadar güçlü saldırılar yapabilir?!
‘’Haha! İyi işti, Kethar. Böyle deva-’’
Kazami’nin avatarı Kethar’ı en son uçarken gördüm ve sonra yok oldu.
Magnus Black, tek yumrukla onu parçaladı.
‘’Kazami Korane, savunmanı geliştir.’’
Kazami, bayılmıştı tabii… Ne olursa olsun. Magnus gibi birinin seviyesine çıkmalıydım. Cistern’de tek bir canlı bırakmayana dek…
Dediğim gibi… iki gün böyle geçip gitti. Üç günün sonunda gece vakti, Magnus buraya geldiğimiz günden sonra ilk kez odasında bizimle buluştu.
‘’Yetersizsiniz.’’
İkimizde bağırıp çağırıp laflar söylüyorduk, bizi umursamıyordu, gözleri kapalıydı. Ardından yavaşça avcu açık şekilde elini kaldırdı ve sustuk.
‘’Cistern’e sizinle ben de geleceğim.’’ dedi.
‘’Sen de mi?’’
‘’Bunu cidden yapar mısınız?’’ dedi titreyek Kazami.
Magnus, pencerenin perdelerini açtı ve doğrudan geceyi parlatan Ay’a baktı.
“Bir zamanlar sizden de küçük bir öğrencim vardı… Ona yol gösterdim, ellerimle büyüttüm. Ama o, bana sırtını döndü. İhanet, öğretmenin ruhunu paramparça eder. Şimdi tek bir hedefim kaldı: o ihaneti kökünden silmek, öğrencimin adını karanlıkla gömmek. Bu yüzden sizinle Cistern’e geliyorum. Çünkü… ben onu silmezsem, o her şeyi silecek. Size bunu anlatamam. Çünkü siz, hatta herkes, beni tanıyan hiçbir canlı bana inanmaz. Ben herkesin gözünde yalancı bir üstvarlığım. Generalinizi bundan 3 gün önce Cistern’e yolladım. Ona bunları söylemek isterdim ama beni dinleyeceğini ya da inanacağını sanmıyorum. Neyse, siz kendi devriminize devam ederken bir yandan o kişiyle de uğraşacaksınız. Çünkü zaman geldi. Ya öğrencimin devrimi size uyduğu için onunla olacaksınız ancak bu olursa… onunla birlikte yok olacaksınız.”
Yutkundum.
Kazami, çok sesli bir şekilde yutkundu.
Su mu içiyorsun p*ç?
Korktuğumuzu bu kadar belli etmemeliydik.
Magnus, perdeleri tekrar kapadı.
Biraz tereddüt ederek sordum.
‘’G-generalimizi sen mi Mahzen’e yolladın? Senelerdir Dünya’da bir görevdeydi.’’
Magnus, sağ eline gölge kılıcını çağırdı.
‘’Evet, Kaptanınızı yakından tanıyorum. Kendisiyle uzun bir geçmişim var. Kendisi Sacred Domain’ler arasında geçiş yapamıyor. Bu yüzden benden Cistern’e geçit açmamı istedi.’’
Uzun bir sessizlik oldu. Sessizliği Kazami bozdu.
‘’Efendim… S-siz?? Sacred Domain’ler arasında geçiş yapabiliyor musunuz?’’
Magnus, ona korkunç gözlerle baktı.
‘’Anlattıklarımı sorgulamayın. Benim dediklerim mutlaktır.’’
Biz daha dediklerini sindirememişken:
Kılıcını sert bir şekilde savurdu. Göğü yardı. Bir geçit açıldı.
‘’Bu geçit, Sacred Domain’leri birbirine bağlıyor. Bunu istediğim gibi yönlendirebilirim.’’
Eliyle birkaç hareket yapıyor.
‘’Evet. Şimdi uygun. Geçince Cistern’de olacağız. Takım 11 binasının üzerinde. Onlar kovulalı seneler olduğu için bina boş olmalı. Orası uygun bir giriş yeri. Ancak ben girdiğimde doğrudan tespit edileceğim. Siz hemen dağılın ve iki yöne ayrılın. Kazami Korane, sen takımının binasına gizlice git ve generalin Akihiro Atlas’dan yardım iste. Seni gönderenin Magnus olduğunu ve onunla Takım 11’deki laboratuvarda buluşması gerektiğini söyle. Kuren, sen de Takım 5’in kaptanının yanına git, onu tanıyor musun?’’
Konuşmakta güçlü çekiyordum, bu da neyin nesi? Her şeyi planlamış ve adam Sacred Domain’ler arası geçit yapabiliyor onlar… yani bilmiyorum! Kitaplarda gördüğüm kadarıyla cep evrenleri oluyor. Milyonlarca var ve bizim gibiler farklı Sacred Domain’lere erişmeyi bırak. Varlığını bile kesin olarak bilemez. Kitaplar bile yeterli bilgiye sahip değildi. Her zaman ilgimi çekmişti. Onca Sacred Domain’in içindekiler ve diğer yaşayanlar… Hatta sanırım sekiz tane büyük Sacred Domain vardı ve onlara farklı bir şey deniyordu.. Neydi? Hatırlamıyorum… Aaggh! Şimdi sırası değil! Sorusuna cevap vermeliyim. Biraz detone olsam da konuştum.
‘’T-tanı..yorum. S-Shu Prryhi değil mi?
Magnus’un bakışları yana kaydı. Ardından gözlerini yumup başıyla onayladı.
‘’Onu bul. Ona yaptıklarınızı anlat. O Akihiro Atlas’ı her şeyden çok sever. Seni bu yüzden destekleyecektir.’’
Bu doğru olmalı. Shu Prryhi’n, kaptanımızın ustası olduğunu duymuştum. General Akihiro bile o kadar güçlüyse General Shu ne boyuttadır, tahmin edemiyorum. Onun yardımıyla amacımıza ulaşabiliriz!
‘’Bunlar son sözlerim. Sizi bir süre için son kez görüyorum. Dediklerimi bir bir uygularsanız… başkaldırınız başarılı olacaktır.’’ dedi ve:
Adımlarını geçidine attı. Cistern’in içine girdi.
Kazami’ye baktım.
‘’Korkuyor musun?’’ dedi gülümseyerek bana.
Nasıl bunların üstüne gülümseyebiliyor?
‘’H-hayır.’’
‘’Bakışların öyle göstermiyor.’’ dedi.
‘’Ne olmuş korktuysam.’’
‘’Gerek yok.’’ bunu diyerek ayağa kalktı ve geçidin önüne geldi.
‘’Kazami…’’
‘’Bu yola çıktıysak bitirelim. Takım 5’in generalini bul… biz gölgelerin altında ezilmek için değil, kendi yolumuzu açmak için yaşıyoruz. Senin içindeki boşluk korkulacak bir şey değil; tam tersine, bizim özgürlüğümüzün kapısı. O bize karanlığını veriyorsa, biz kendi ışığımızı yaratacağız. Gel, onun zincirlerini kıracak adımı beraber atalım.”
Geçitten girdi.
Ayağa kalktım ve bekledim. ‘’Dedikleri değersiz pislikler. Hepiniz her konuda kendinizi iyi sandığınız için bu kadar kolay sanıyorsunuz. Oysa iyilik de kötülük de, sandığınız kadar basit değil. İyilik; çoğu zaman kendini temize çıkarma bahanesi, kötülükse başkasının işine yaradığı sürece kabul edilebilir bir yüz. Siz kendi tarafınızı seçerken kendinizi akıllı, erdemli ya da doğru sanıyorsunuz… ama gerçekte sadece daha rahat yalanlara tutunuyorsunuz. Zor olan doğruyu seçmek değil, doğruluğun kendini hiç var etmemiş olabileceğini kabullenmektir.”
Zorundalığımın farkına vararak geçite doğru yürüdüm, adımlarımın sesini duyuyordum. Bu sesler kırgındı bana. Çünkü kendi isteğimi yapmıyordum. Ancak… Kazami’ye saygım var, o benim arkadaşımdı. Bunları bilerek… İçeri adımımı attım. Nefesim duracak gibiydi.
Gözlerimi açtığımda bu yaşıma kadar büyütüldüğüm uçsuz bucaksız devasa yapıtların olduğu ver her yeri ruh güçlü savaşçılarla dolu, tanrıların bile en sevmediği nefretlik yer Cistern koridorları karşımdaydı. Yalnızdım, insan nefretin içinde büyürse, ya onunla çürür ya da nefretin kendisine dönüşür. Belki de bu yüzden buradayım: çünkü artık nefret etmeyi bile öğrenmek zorundayım.”
Geliyorum, Cistern ve onun başındaki herkes.
BÖLÜM SONU
Çevirmen Notları
Hikayenin, Prologue kısmı burada sona eriyor. Sonraki chapter ana karakter Akihiro'nun POV'u üzerinden anlatılacak ve bu 3 günlük süreci kapsayacak olan kısım anlatılmaya başlanacak. İlk cildin geçeceği Sacred Domain'e geçiş yapacağız. İyi okumalar.