KAZAMI KORANE
Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmediğim bir anda uyandım ve zor sığdığım bir kanepede doğruldum. Sağımda aynı kanepeden bir tane daha vardı ve dönüp baktığımda Kuren’i gördüm, fincanda bir şey yudumluyordu. Beni fark edince o da bana baktı.
‘’Günaydın, gerçi şu an gece ama olsun. Sanırım 20 saattir falan uyanamadık.’’
20 saat mi?! General Hiroshi’nin saldırısı dehşet güçlü olmalıydı. Magnus, gibi biri olmasa muhtemelen orada herhangi biri ölürdü.
‘’Ciddi misin? O saldırı bu kadar ağır mıydı?’’
‘’Öyle gözüküyor. Eğer o seni kurtarmamış olsaydı…’’
Şaşkın bir surat ifadesi takındım ve ardından üstümdeki battaniyeyi fırlatıp Kuren’in olduğu yöne doğrularak oturur pozisyona geldim.
“Beni mi kurtardı?”
Kuren, derin bir iç çekti.
“Sana ayrılmamız gerektiğini söyledim ve farklı yönlere koştuk hatırlıyor musun?”
Evet, en azından birimizin olası bir güçlü saldırıdan kurtulması için yapmıştı. Başımla hatırladığımı söylemek amacıyla onayladım.
“Senin gittiğin yön daha güvenliydi. Senin kurtulman olasıydı. Ancak, General Hiroshi’nin deliye dönmesiyle sanırım işler beklediğim gibi gitmedi.”
Suratımdaki şaşkın ifade yerini sinirli olana baktı, kaşlarımı tamamen çatıyordum.
“Heey! Aptal herif!! Madem orası sana güvenli geliyorsa neden ikimizde kaçmıyoruz?! Ayrıca, benim için kendini feda etme tripleri nereden geldi sana??”
Kuren, yanıtlamadı. Suratıma birkaç saniye ters ters baktıktan sonra bakışlarını kaçırdı.
“Neyse ne… Bir daha yapma.” diyerek şimdilik konuyu kapattım. Yine de bir can yoldaşım olduğunu bilmek mutlu edici.
Birden aklıma geldi, aslında aklımdaydı ama durumun etkisinden çıkamamış gibiydim. Hemen lafını bölüp sordum. Sanırım biraz terbiyesizim.
‘’O demişken, Magnus adlı adam nerede ve General Hiroshi’ye ne oldu?’’
Kuren, fincanıyla bana arka tarafımı işaret etti ve ben de hemen oraya döndüm. Oradaydı, Sandalyesine oturmuştu. Camdan gökyüzünü seyrediyordu. Paltosunu sandalyesinin arkasına atmıştı sadece başını görebiliyordum ama kafasını dayadığı sol kolundaki mor renkli robot koldan bu belliydi.
‘’Ah, Bay Magnus. Şey diyecektim de-
Elini sus dercesine salladı ve söze giren kendisi oldu.
“Hiroshi hayatta. Şimdilik onu Cistern’e geri yolladım.”
Cistern’e geri yollamak mı?
“Bunu nasıl yaptınız ki?!” diyerek şaşkınlığımı belli ettim.
Magnus, bir süre sessiz kaldı ve Kuren’in surat ifadesi telaşlı, gözleri ise hafif kısık bir şekilde Magnus’un oturduğu sandalyeye kenetlenmişti.
‘’İkiniz de uyandığınıza göre artık konuşabiliriz. Söyleyin bana, hangi birliktensiniz?’’
Sorumu görmezden geldiği için üstelemem gerektiğini düşündüm. Yine de bahsettiği şeyin mümkün olmadığını göz ardı edemezdik.
Kuren’e döndüm ve cevaplamalı mıyız dercesine bir bakış attım. Ardından o da bana şaşkın bir bakış attı. İkimiz de ne demek istediğini anlamıyor gibiydik.
Kuren şaşkınlıktan biraz açık kalmış ağzını kapattı ve Magnus’a doğru kafasını çevirip sordu.
“Efendim, birlik ile neyi kastediyorsunuz?”
Görünüşe göre onun dediklerini takip edeceğiz. Kuren’in mantığına güveniyorum ve onun yaptığına ayak uyduracağım… Bir dakika gerçekten, birlik nedir ki?
“Cistern’de içinde bulunduğunuz birliği soruyorum. Ne olduğunu bilmiyor olamazsınız. Salağa yatmayın.”
Kuren’e doğru birkaç adım atıp kulağına eğildim ve fısıldadım.
“Sanırım bu adam, takım demeye çalışıyor.”
O da bana fısıldayarak yanıt verdi.
“Takım demek istese takım derdi, gerizekalı!”
Ben gerizekalı değilim!
“Belki de takım kelimesinin varlığını bilmiyordur!”
Kafasını alnıma beni öldürmeye hevesliymiş gibi bir bakışla dayadı.
“Adam, koca bir kıtayı buza çeviren saldırıyı yıktı geçti, sence takımın ne olduğunu bilmiyor olabilir mi, ha?!!”
Neden olamasın ki? Evet Kuren, tek entelektüel kişi sensin zaten!!
“Kelime dağarcığıyla gücün ne alakası var seni apt-”
Magnus, yavaşça sandalyesinden kalktı ve bize döndü.
Korkuyla titredim ve derhal Kuren’e sarıldım.
“Bizi öldürecek!!”
Odanın loş ışığında ayakta duran figür, ilk bakışta bile sıradan biri olmadığını hissettiriyordu. Uzun lacivert ceketi ve altın detaylarla süslenmiş yüksek yakası omuzlarını sert bir siluet gibi sarıyor, kapüşonu yüzünü gölgenin içine çekiyordu.
Ama bakışı hemen yüzüne takılıyordu.
Yüzünün sol yarısını kaplayan mor robotik maske , pürüzsüz metal yüzeyi ve ince ışık çizgileriyle neredeyse canlıymış gibi duruyordu. İnsan yüzüyle mekanik parçaların birleştiği o keskin sınır, onu yarı insan yarı makine bir varlık gibi gösteriyordu.
Kapüşonun karanlığından görünen tek göz ise sakin, soğuk ve tehditkârdı.
Sanki odada duran biri değil de…
Gölgenin kendisi insan formu almış gibiydi.
Magnus’un robot maskesi olmayan açık gözü çok korkunçtu ve hafif kısıktı. Sertçe bize bakarken bir süre bekledi ve sonrasında konuştu.
“Görünüşe göre ismi takım olarak değişmiş. Fark etmez, soruma cevap verin artık.”
Bunu dedikten sonra bir eliyle sandalyesini tuttu ve gözlerini yumup onu kaldırıp odanın köşesine götürdü.
Cistern’de geçmişte takımlara birlik dendiğini öğrendim. Açıkçası, şaşırdığımı söyleyebilirim. Kim bilir, bilmediğim neler vardır daha.
‘’İkinci birlik, efendim.’’ diye yanıtladı Kuren.
Magnus, sandalyesine olan bakışlarının yönünü değiştirmeden “İsyanınız böylece mantıklı olmuş oldu.’’ dedi ve ardından gözünü tekrar açıp bize doğru yürüdü.
Biraz gerildim.
Ancak yine de kendimi biraz zorlayarak ayağa kalktım ve ona dik dik bakarak yanıtladım.
‘’Birliğimizi tanıyor musun?’’ Magnus, sakin adımlarla önümüzden geçip kapıya doğru yönelirken yanıtladı.
‘’Generalinizi tanıyorum.’’
Şaşkınlıkla bir süre ona baktık, kapıdan çıkacaktı. Bir şey dememiz gerekiyordu. Ancak generalimizle nasıl bir ilişkisi olduğuna dair şaşkınlığımız ve merakımızla başa çıkamıyorduk. Şükürler olsun ki son anda Kuren söze girdi.
‘’Magnus!’’
Magnus, sanki bunu bekliyormuş gibi hemen arkasını döndü ve paltosunu giyip duvara yaslandı. Ardından ellerini cebine atıp bize bakarak dinlemeye başladı.
Kuren’e konuş der gibi baktım ama o da biraz endişeli gözüküyordu. Onu pek böyle görmeye alışık değildim.
‘’Sen, ehm… Sen nesin? Hatta… Kimsin?’’
Magnus, suratındaki ifade hiç değişmeden herhangi bir tepki belirtisi göstermeden biraz bekledi ve ardından gözlerini kapatıp basitçe yanıtladı.
‘’Ben tek bir terimle açıklanabilecek bir şey değilim.’’
Bunun bir yanıt olması mı gerekiyordu? Bir şey anlamadım. Daha çok bilgiye ihtiyacımız vardı. Bu sefer ben sordum.
‘’Orada söyledikleriniz… İnsanları eleştiriyordunuz. General Hiroshi, sizden eski ustası ve generali olarak bahsetti ama ben sizi ilk defa görüyorum. Bizim generalimizi de tanıdığınızı söylediniz. Gerçekten kim olduğunuzu açıklamanızı istiyorum. Bir de neden bizi kurtardığınızı ve ne yapacağımızı... Lütfen, yanıtlayın.’’
Gözlerini açtı ve bana bir kaplan- hayır bir ejderha gibi baktı. İrkildim ve ardından söze girdi:
‘’Ne kadar gülünç. Senin gözlerin, yalnızca kendi türünü tanıyabilir; o yüzden karşısında duran şeyi ‘insan’ diye adlandırmak zorunda kalıyorsun. Ama ben? Ben senin anlam sınırının ötesindeyim. Benim varlığım, senin aklının duvarlarını çatlatır. Beni göremezsin, beni anlayamazsın; yalnızca sezgilerinin derinliklerinde, seni boğan bir dehşet gibi hissedebilirsin. Bu andan sonra ne yapacağınızı mı merak ediyorsunuz, size bir iyilik yapacağım ve sizi birkaç gün eğiteceğim. Bundan sonra sizi Cistern’e bırakacağım ve generalinizin de yardımıyla yapmamız gerekenleri yapacağız. Daha fazla bu konu hakkında soru sormayın yoksa siz aşağılıkları başıboş bırakırım ve yakında öldürülürsünüz.’’
Ben bu sözlerin etkisinden çıkabilecek halde değildim. Kuren, bunların üstüne ayaklandı ve benim yerime çıkışarak sorulara devam etti. Tek umudum onu sinirlendirmemesiydi. Ancak şu an konuşabileceğimi sanmıyordum.
‘’Senin yardımına bu kadar ihtiyacımız mı var?! Biraz güç gösterisi yaptın ve direkt sana güvenmeli miyiz?! Ya sen de bizi öldürmeyi planlıyorsan? Hem bizi Cistern’e nasıl götüreceksin ki?! Bunun bir yolu yok, kesinlikle yok. Ya bize gerçekten ne olduğunu ve bu gücün kaynağını açıkla. Ya da ben yokum. Ölürsem de en azından savaşırım. Neyden doğduğu belirsiz varlık seni!’’
Aptal. Bunlar bu adama denir mi? Kuren gibi rasyonel düşünebilen biri bile bu denli sinirli oluyorsa cidden onda tehlike seziyor olmalı. Bu ortamda sakinliğini koruyan kişi onun olması gerekirdi ama sanırım şu an bu görevi üstlenmek zorundayım yoksa arkadaşımın tripleri yüzünden ikimiz de öldürüleceğiz!
Magnus kıkırdadı.
Şaşkınlıkla ona döndüm. Bu çok anlıktı. Belki de bunu istemeden yaptı, muhtemelen öyleydi. Açıkçası tedirginliğimi daha da arttırdı. Bir şey diyecektim ki yanıtlamaya başladı.
‘’Doğumu belirsiz, ne kadar trajikomik bir tamlama… Bilmek istediklerinin cevabı senin milyarlarca yıl yaşasan da anlayamayacağın kadar ağır. Sizden farklıyım. Doğduğumda bana bir hediye verilmedi; bana bir lanet işlendi. Sıradan olanın huzurunu çalan bir lanet. İnsanların görmediği düzenin çıplak gerçeğini, anlamın çürüyüşünü ve varoluşun boşluğunu görmek zorunda bırakıldım. Ve işte o günden beri, sizin ‘hayat’ dediğiniz bu sahte tiyatroda, ben sahnenin arkasında oturan tek izleyiciyim. Siz, amaç arayan varlıklar… Tanrılar icat eder, yalanlara taparsınız. Ben ise amacın kendisinin bir yanılsama olduğunu biliyorum. Bu yüzden bana dokunamazsınız. Şimdi yapmanız tek gereken önümde tir tir titreyerek dediklerimi yapmak ve benim takip etmek. Peşimden gelin, beni bir usta olarak değil tanrı olarak değil beni sadece takip etmezseniz pişman olacağınız bir şey olarak görün. Ne dersem yapın, sorgulamayın. Çünkü sorgulamaya hakkınız yok.’’
Sözleri bitene kadar ikimizden de çıt dahi çıkmadı. Ne diyebilirdim ki….
Kuren tereddütlü ve ürkek bir ses çıkardı.
“T-Tanrılardan biri misin?”
Magnus, görebildiğimiz tek gözünü biraz kıstı ve surat ifadesi bariz şekilde sinirle kaplandı. Öfke ya da nefret, ikisinden biriydi. Hangisi olduğunu anlayabilecek kadar düşünemedim.
“Tanrı sadece onu kelimeleştirdiğinde oluşan bir kavram. Benim adım Magnus. Beni başka şeylerle açıklamaya çalışırsan cevaba gidemezsin, Kuren Y. Daha fazlasını bilmen sana bir şey kazandırmayacak. Kapa çeneni.”
Kuren’in omuzları titremeye başladı. İlk başta bunun korkudan olduğunu sandım… ama değildi. Parmakları yavaşça yumruk oldu, dişlerini sıktı. Gözlerindeki o donuk korku, yerini keskin ve yakıcı bir öfkeye bıraktı.
Bir adım öne çıktı.
“Yeter…” Sesi çatlak çıktı ama durmadı. Aksine, her kelimede daha da sertleşti.
“Yeter artık!” diye haykırdı, sesi bulunduğumuz boşluğu titretti. “Sürekli yukarıdan konuşuyorsun… sürekli her şeyi görmüş, her şeyi çözmüş gibi! Bizi küçümsüyorsun, sen gelmesen de o durumdan belki kurtulabilirdik! Nereden biliyorsun da bizi aşağılıyorsun?! Üstüne üstlük, yine de… yine de peşinden gelmemizi istiyorsun?!”
Nefesini sertçe verdi. Göğsü inip kalkıyordu.
“Bize ‘sorgulamayın’ diyorsun… ama ben hayatım boyunca sorgulamaktan başka bir şey yapmadım!” dedi, sesi titriyordu ama bu kez korkudan değil, bastırılmış bir öfkenin taşmasındandı. “Eğer gerçekten dediğin gibiyse—eğer her şey anlamsızsa, eğer her şey bir yanılsamaysa… o zaman senin sözlerin de bir yanılsama! Senin yolun da!”
Bir an duraksadı. Gözleri Magnus’a kilitlendi.
Ama bu kez içinde sadece öfke yoktu.
Çatlak bir kararlılık vardı.
“Ve buna rağmen…” diye devam etti, sesi bu kez daha derin, daha ağır çıktı. “Buna rağmen sana inanmak istiyorum.”
Bu sözler havada asılı kaldı.
Kuren bir adım daha yaklaştı.
“Anlıyor musun?! İstemiyorum… ama istiyorum!” dedi, yumruğunu göğsüne bastırarak. “Çünkü senin söylediklerin… korkutucu derecede mantıklı. Çünkü senin baktığın yerden bakamasam bile… orada gerçekten bir şeyler olduğunu hissediyorum!”
Gözleri titriyordu.
“Ben zayıf bir insanım, tamam mı? Bir amaca ihtiyacım var. Bir yöne. Bir şeye tutunmaya!” diye bağırdı. “Eğer her şey boşsa bile… o boşlukta kaybolmak istemiyorum!”
Sesi yavaşça kırıldı.
“Eğer sen gerçekten o boşluğu görebiliyorsan…” dedi daha sessiz ama daha keskin bir tonla, “o zaman beni de oraya götür.”
Derin bir nefes aldı.
“Ben sana körü körüne itaat etmeyeceğim. Ama… sana karşı çıkacak kadar da güçlü değilim.” Gözlerini kısmadan Magnus’a baktı. “Bu yüzden… seni takip etmek istiyorum.”
Bir an durdu.
“Bir tanrı olarak değil… bir kurtarıcı olarak da değil…”
Sesi son kez netleşti. “Ama beni ya mahvedecek… ya da gerçeğe ulaştıracak tek şey olarak.”
Sessizlik çöktü.
Bu kez, sessizlik korkudan değildi.
Ayaklarım sanki istemsizce çalışır gibiydim, ilk adımı ben attım. Magnus’un üzerine doğru yürüyordum. Ben… Ben, Kuren’in dediklerinden sonra onu daha da takip etmek istiyordum.
Magnus, Kuren’e keskin ve net bir bakış attı. Ben de ilerlemek yerine korkuyla olduğum yerde durdum.
“Ben bu evrenin derinliklerinden geliyorum, Kuren Y… Sana geçmişimi anlatmak isterdim ama bunu yapabilsem bile sizin mentalinizin kaldırmayacağı bir gerçek…”
Kuren, yumruğunu sertçe sıktığından avcunun iç içe sürtünme sesini duydum. Gözüm sıktığı eline döndü.
“Yine bizi aşağılıyorsun!”
Magnus, bir adım öne attı ve karnının önünde bağladığı kollarını serbest bırakıp sağ eliyle duvara sertçe vurdu.
“Sadece sizi koruyorum! Ben de geçmişte bir ustaydım, kardeştim, amcaydım, ortaktım ve generaldim. Ben de sizin gibi yaşadım… Sizi anlayabiliyorum, bu evreni anlayabiliyorum. Anlayabildikerimin sonu yok. Gördüklerimin sonu yok. O yüzden sizi oradan kurtardım. Cistern’de bitirmeye çalıştığınız şeyi sonuna kadar destekliyorum! Bu yüzden şimdi peşimden geleceksiniz ve size öğreteceğim!”
Sözleri bitince oluşan ufak sessizliğin ardından dışarıya yöneldi ve kapıyı açtı.
Magnus kapıdan çıkıp giderken peşinden ilerledim. Beni gören Kuren’de aynısını yaptı. Korkuyordum ve titriyordum. Ancak peşinden gidersem güçlenebileceğimi hissediyordum.
‘’Kazami, emin misin?’’
Sesim titrese de cevap vermeliydim. Kuren’i de buna ikna etmeyeceksem anlamı yoktu.
"Bak… O sadece insan değil. Bizim görebildiğimiz dünyayı aşan, bizim hayal edemediğimiz güçte bir varlık. Tıpkı Cistern’de okuduğumuz kitaplardaki tanrılar gibi; biz sıradan çocuklar gibi oynarken o sanki… Hani dediklerini yorumluyorum ya! Ne derler, evrenin kurallarını yazıyor! Bahsettiği neyse bir lanetle doğmuş, ama o lanet sayesinde her şeyi görüyor gibi konuşuyor, bunu öğrenmemiz gerek. Her şeyi biliyor gibi kesinlikle üstün bir varlık. Ve işte bu yüzden ona itaat etmek, sadece boyun eğmek değil, kendi ruhunu arındırmak gibi… Seni tanıyorum Kuren her adımında kendi korkularını, acılarını ve sınırlarını bırakıyorsun. Benim gibi… her kaybolduğumda biraz daha gerçeğe, kudrete yakınlaşıyorum. Bunu Hiroshi Matsumoto’nun tekniği içinde buzlardayken anladım. Bu adamın dediklerinden anlıyorum. O bizim tarafımızda olabilecek en güçlü kişi. Anlıyor musun? Bu bir oyun değil; bu bir yolculuk… ve biz sıradan olanlar sadece bu yolda yürüyebiliriz." Kuren, bir anlığına durdu ve ona baktığımda bana sanki nefret duyuyormuş gibiydi. Gözleri sinir ve şaşkınlıkla karışık gibiydi ve bir süre sonra gözlerini kıstı. Sanki rol yaparcasına yanıtladı:
‘’Peki. Öyle olsun, Kazami. Seni dinleyeceğim. Ancak bu fikirden memnun değilim. Sen sen ol ve aklının yıkanmasına izin verme.’’
“Merak etme, aklımın yıkanması gibi bir şeye asla izin vermeyeceğim-”
Yanımdan geçip gitti, suratıma bile bakmadı.
“Tanıdığım Kazami, birine itaat etmezdi. Cistern’den neden kovulduğumuzu ve bizi şu an öldürmeye çalışan generaller ve teğmenlerin neden olduğunu bile unutmuşsun… Şu an Magnus’un peşinden gidiyorum. Çünkü aradıklarımıza ve amacımıza bizi götürebilme ihtimali var. Benim yolum itaat değil. Unutma.”
BÖLÜM SONU