KAZAMI KORANE
Ona ilk baktığımda, gözlerim iradesizce yere kaydı. Gücünün ağırlığı havayı büküyordu sanki. Her adımı bir kıyametti, her bakışı bir sonbahar gibi döküyordu içimi. İnsan olamazdı bu… O, karanlığın kendisiydi. Gözlerinde gece vardı; yıldızsız, merhametsiz bir gece.
Fakat unutmamamız gereken bir diğer nokta ise şuydu. Karşısındaki bir generaldi. Ek olarak General Hiroshi, son zamanlarda Cistern’in en hızlı varlığı olarak tanımlanırdı. Şu anda yanında teğmeninin de olduğunu varsayarsak bu iş siyah giysili adam için hiç kolay olmayacaktı.
Ben karşıya dikkatle bakarken Kuren omzundan tutup beni sarstı ve ona döndüğümde uzun beyaz paltosunun alt kısmı havalanıp sallanıyordu, masmavi gözleriyle doğrudan gözlerime baktı ve sessizce konuştu.
‘’Kazami, beni dinle.’’
‘’Ne oldu, Kuren? Bir fikrin mi var?’’
‘’Şu anda saldırıların etkisinden kurtulmaya bak. Birazdan ne yapacağımızı söyleyeceğim.’’
Neden böyle bir şey istediğini anlamadım bile, ancak Kuren stratejik düşünme konusunda benden iyidir. Yine de ne söylemek istediğini hemen bilmek istiyorum. Bu yüzden net bir dille karşı çıktım.
‘’Aptal mısın, Kuren?! Hemen ne yapılacaksa söyle gitsin!’’
Rüzgâr yine sert esiyordu. Saçlarımı yüzümden çekiştirirken gözüm ona takıldı. Mavi saçları rüzgârın içinde dalgalar gibi savruluyordu; aralara karışmış o açık sarı tutamlar güneşi yakalamış gibi parlıyordu. Sanki rüzgâr onun saçlarında oyalanmayı özellikle seçmişti.
Her zamanki gibi sakin görünüyordu. O parlak mavi gözleri bir noktaya dalmıştı; ne düşündüğünü anlamak neredeyse imkânsızdı. Parmaklarını çenesine götürmüş, sanki dünyadaki her şeyi tartıyormuş gibi düşünceli bir halde duruyordu.
Garip olan şu ki… Yanında durduğumda bile bazen bana çok uzakmış gibi hissettiriyor. Rüzgâr saçlarını savurdukça onu daha da tuhaf bir şekilde etkileyici gösteriyor. Sanki bu kaotik dünyada rüzgâr bile onun etrafında dönmek zorundaymış gibi.
Derin bir iç çekti ve ardından söze girdi.
‘’Benden uzağa git. Birazdan yapılacak saldırılardan birinin içinde kalabilecek olma ihtimalimiz var. En azından ikimizden birinin diğerini kurtarma şansı olmalı.’’
Sanırım bu noktada yapabileceğim pek bir şey kalmıyor. En yakın arkadaşıma koşulsuz şartsız güvenmeliyim.
‘’Peki, kendine dikkat et.’’ ‘’Sen de.’’
Aynı anda ters yönlere koştuk. Ancak, neden bana bunu hemen söylemediğini merak ettim. Şüphe ettiği bir şey mi vardı?
Bu sırada süreğen sarsıntıların geldiği yöne başımı çevirdim.
Hiroshi Matsumoto’nun avatarı savaş tanrıçası Hera, mızrağını savururken saçları dalgalanıyordu. İşin anlaşılmaz kısmı onun üstün hızıydı. Siyah elbiseli ve kendine Magnus diyen adam onun mızrağıyla fırlattığı buz saldırılarından kaçabiliyordu ancak Hera gittikçe hızını arttırırken ne yapacağını kestirmesi zorlaşıyordu.
Magnus, binaların duvarlarını basılabilecek bir yüzey olarak kullanıp çok seri sıçrayışlarla buz saldırılarından sıyrılabiliyordu.
Teğmen Daleth’in avatarı Dakini aniden koşmakta olan ve bir anlığına binalardan inip yere ayak basmış olan Magnus’un önünü kesti ve iki elini birleştirdi. Sırtından göğe doğru, neon yeşili renginde ışık hüzmeleri yükselmeye başladı.
‘’Elime düştün! Dakini’nin nihai saldırısı tam isabet ettiğinde Cistern’de herhangi bir teğmenden çok daha güçlü bir saldırı yapar, Manus Impetum!’’
Dakini’nin arkasında binlerce el yükselir ve hepsi yumruk formunu alıp Magnus’un üzerine yağar, zemin yüksek şiddetli bir deprem oluyormuşcasına sallanır. Büyüklüğünü ölçmek benim için imkansız ancak neredeyse tüm ülkeyi salladığını bir bakışta anlayabilirim.
‘’İyi işti Daleth. Saldırmayı bırakma, onu kısa bir süre tutabiliriz.’’
Bunu duyunca ben, Kuren ve Teğmen Daleth bir anlık afalladık. Zaten ayakta zor duruyorken General Hiroshi’nin dedikleri ikinci bir deprem etkisi yarattı. Teğmen Daleth ona dönerek yüksek sesle sordu.
‘’Onu kısa bir süre tutmak mı?! General, bunun işini bitirmesi gerekiyordu!’’
General Hiroshi, ciddiyetinden biraz bile ödün vermedi. Teğmenine dönmeden sakin ve sessiz bir tonda yanıtladı.
‘’Ben ve sen ne yaparsak yapalım, Magnus’a karşı en ufak şansımız yok.’’
Teğmen Daleth’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Uzun koridor gibi bir araç yolunun iki zıt şeridinde duruyorlardı ve birbirlerine bakıyorlardı. Aniden generaline tekrar çıkıştı.
‘’General, en ufak şansımız yok da ne demek?! Bu adam ne kadar güçlü? Ondan bu kadar korkuyorsan neden savaşıyoruz?!’’
General Hiroshi, Dakini’nin yumruk yağmuruna doğru ağır adımlarla ilerlemeye başladı. Sanki sallanan zemin ona etki etmiyor gibiydi. "O adam… gücü sadece kılıcında veya bacaklarında değil. Havadaki nefesini bile kendi iradesine boyun eğdirebilir. Şu anda yeri titreten kişinin Dakini’nin saldırısı olduğunu sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz. Onun her adımı, yerin damarlarını titretiyor; her bakışı, bir ömrü ezip geçebilecek kadar ağır. Onunla dövüşmek; yalnızca etine işleyen bir acı değil, ruhunun da kırılıp toza karışması demek.’’
Kuren ile aramızdaki uzak mesafeye rağmen birbirimize refleks olarak şaşkın şaşkın baktık ve tekrar savaş alanına döndüğümüzde bütün yumruklar bitmişti ama yer hâlâ sallanıyordu. Bu noktada General Hiroshi’nin dediklerini doğrulamış olduk. Bunun üstüne General Hiroshi konuşmaya devam etti.
‘’Ayrıca neden onunla savaştığımızı sordun, Daleth. Bunu bana o öğretti, iliklerime kadar korksam da… Acı da çeksem. Bulunduğumuz yaşamda acıdan bol bir şey yok… İnsanlar bunu fark etmez, çünkü acı sessizdir; sevinç gibi bağırmaz, umut gibi parlak değildir. O, karanlıkta büyüyen bir kök gibidir, bizi tutar, sarar ve asla bırakmaz. Çocukken öğrendiğim ilk şey buydu: mutluluk geçici bir misafir, ama acı o evin sahibi. Her sevinç kırıntısının ardında dişlerini gösteren bir gölge var. Biz ne kadar kaçar, ne kadar unutur, ne kadar görmezden gelirsek gelelim, o gölge hep peşimizde. Ve işte şimdi, onunla yüzleşiyorum; bu savaş, benim için sadece kılıçların çarpışması değil. Bu, hayatın bana yıllarca fısıldadığı gerçeği, gözlerimin içine bakarak haykırması. Acıdan kaçılmaz, onu ya kabul edersin ya da onun tarafından yutulursun."
General, bir süre sessiz kaldı ve ardından az önce dediklerinin zıttı olacak şekilde sakin bir ses tonuyla:
“Sen ve ustam hayatlarımız için hep böyle söylerdiniz, değil mi, Magnus?”
Bu sözlerin üstüne tozların içinden yeraltını, yeryüzünü, göğü titreten o adam yükselen toz bulutlarının içinden tekrar ortaya çıktı, Magnus. Ona bakmak bile nabzımı arttırıyordu. Korkunç bir canavara benziyordu. Teğmen Daleth yutkundu ve biraz gözlerini kaçırdıktan sonra kararlılıkla karşısına bakıp General Hiroshi’nin yanına doğru atıldı. Savaşa devam edeceklerdi ki…
‘’Unutmamışsın, Hiroshi. Yanımdayken öğrendiğin çoğu şeyin aklında kaldığını görebiliyorum. Ancak bu savaş bitti.’’
Kaşla göz arasında hatta verdiğim aralık fazla bile gelebilir. Magnus, elindeki gölgeden yapılma kılıcı General Hiroshi Matsumoto’nun boğazına dayamıştı.
General Hiroshi, sanki bizim korkuyla izlediğimiz o yaşanılanlara göz yumarcasına sakindi. Az önce dediklerine devam eder gibi konuştu.
“Artık hayatlarımız yok… Sizi çoktan geride bıraktım.”
Magnus, çok sert bir ses tonuyla karşılık verdi.
‘’Kıpırdama.’’ Teğmen Daleth, tam harekete geçecekti ki Magnus sesiyle, onu kelimenin tam anlamıyla çökertti. Teğmen Daleth yere yapıştı, yüksek ihtimalle bunu ruh baskısıyla yapıyordu ama menzilini küçülttüğünden biz etkilenmiyorduk.
Ruh Gücü kullanıcıları, sahip oldukları yetenekleri kullanırken, İmgelerini aktif ettiklerinde veyahut Avatarlarını ortaya çıkardığında Ruh Gücü harcar. Ruh Gücü, potansiyel olarak her varlığın içinde bulunsa da doğal yollarla yükseltilmesi, doğuştan gelene kıyasla zordur. İnsanın bedenindeki 6 aşamaya dayanır ve bedeninin neredeyse her bir organı için farklı Ruh Gücü çekirdekleri vardır: Eller, gözler, beyin, karaciğer, akciğer ve kalp.
En azından benim gibi 16 yaşında bir çocuğun bilgisinin yettiği kadarı bu.
Ruh Gücünü şu an Magnus’un yaptığı gibi salmak, Ruh Gücünü toksin bir gaza çevirip onu yaymaya ve o gazın yoğunluğu ile diğer canlılar üzerinde etki kurabilmeye benzer. Ancak bunun kontrolü ciddi miktarda zordur. Magnus’un gücüne baktığımda onun için kolay olsa gerek.
Ben bunları düşünürken General Hiroshi’nin kulağıma garip gelen sesiyle savaşa odağım geri döndü.
‘’Uzun zamandır sormak istiyordum. Neden bana hep aksini tembih etmene rağmen Cistern’e yine ve yine ihanet ediyorsun? Sadece sen de değil, ‘O’ da… Hep bana bunu yapıyorsunuz! Beni yalnız bırakıyorsunuz! Neden, general?!’’
Gördüğüm en soğuk insanlardan biri kaptan Hiroshi az önce sesi titreye titreye konuştu. Yüzünü göremiyordum ama ağlar ve sümkürür gibi bir hali vardı. Düşmanım olmasına rağmen ona yardım edesim gelmişti.
‘’Seni öldürmek üzere olan birine böyle şeyler söylenmez, Hiroshi.’’
General Hiroshi, yine aynı kırık ve acı verici ses tonuyla yanıtladı:
‘’Umrumda değil! Yaşamak istiyor gibi bir halim mi var?’’
‘’Yaşam sandığın kadar basit bir şey değil. Sen hâlâ yaşamı, üst üste dizilmiş günlerden ibaret sanıyorsun. Oysa yaşam, basit bir yol değil… Kökleri yerin derinliklerine, dalları sonsuz karanlığa uzanan bir labirenttir. Her seçim, bin başka kapıyı kapatır; her kazanç, görünmeyen bir kaybı beraberinde getirir. İnsan, bazen doğru olanı yaparken bile yanlışta derinleşir. Ve bilmelisin ki, yaşamın ağırlığı sadece yüklerinden değil, o yüklerin nereye gittiğini asla tam olarak bilememenden gelir. Bana bak, Hiroshi… Sana ihanet ettiğini düşündüğün bir usta ve general için hayatını sona erdiremezsin. Mutlu yaşayabilmeyi öğren, doğduğun ve içinde bulunduğun duruma katlanmayı öğren! Bu bir tavsiye değil, bu bir emir!’’
Kısa bir sessizliğin ardından cevabı duyduk ve duyduğumuz ses Magnus’un sesi kadar korkunç ve etkileyiciydi, sanki ortamın havası aniden değişiyor gibi hissetim. Korktum…
‘’Sen… Senin bana ne emir vermeye ne de katlan demeye hakkın var!’’ Haykırışının yankısı daha sönmeden dünya masmavi bir uğultunun içine gömüldü. Bir anda etrafım… her yer… gerçekten her yer General Hiroshi’nin ve Hera’nın silüetleriyle doldu. Sanki gerçeklik kırılmış, parçaları onların suretleriyle yeniden dökülmüştü.
Ama General Hiroshi bildiğim General Hiroshi değildi.
Üzerinde her zamanki kaptan üniforması yoktu. Onun yerine bedenine kusursuzca oturan mavi, metalik bir zırh vardı; soğuk ve ilahi bir parıltıyla ışıldayan bir zırh. Sağ gözünün bulunduğu çukur zifiri karanlıktı… fakat o karanlığın içinde tek bir göz bebeği, okyanusun en derin mavisi gibi parıldıyordu.
O gözden taşan güç bedeninin arkasında koyu mavi bir aura hâlinde yükseliyordu.
Sonra hareket etti.
Hayır… “hareket etti” demek bile yetersiz kalır. O kadar hızlıydı ki ardında bıraktığı aura parçaları havada birikmeye başladı. Her geçişi, her adımı göğe doğru kıvrılan yeni bir iz bırakıyordu. Birkaç saniye içinde bu izler birleşti… yoğunlaştı… ve gökyüzüne tırmanan devasa bir mavi duman fırtınasına dönüştü.
Artık ufuk yoktu.
Yeryüzü yoktu.
Yön diye bir şey kalmamıştı.
Her yer General Hiroshi’nin hayaletiyle doluydu.
Ve ben… hiçbir şey göremiyordum.
‘’Öğrendiğim her şeyin acısı ve yaşadığım her şeyin acısı üzerine yemin ederim ki, bu saldırıdan sonra kaçmak isteyeceksin! İyi izle Magnus… Glacialis Ruin !’’
Bedenim dondu, daha doğrusu bedenimin çevresi, birkaç saniyeliğine öldüğümü düşündüm. Ancak, hayattaydım ama her yerim buzla kaplandı. O kadar soğuktu ki hiçbir şey hissetmiyordum. Kafamı oynatamasam da gözümü kaldırıp tepeme baktığımda göğe doğru yükselen bir buz yığını görebildim. Sonunu bucağını bilmiyordum. Ancak çok yükseldiği kesindi. Sonrasında fark ettim ki, duyma yetim çalışıyordu. General Hiroshi söze girdi.
‘’Bu teknik Cistern’de yasaklıydı. İsmini ağzına almanın bile beni nefretle doldurduğu o kadının tekniğiyle bitireceğim, bunu o ismi geçirerek sen istedin. Nefretim yükseldiğinde ben… Her şeyi parçalayabileceğimi biliyorsun değil mi, ha? MAGNUS?! O kadın… Hayır, senin adını bile anmak istemem, çünkü adın dilime düşerse kelimeler bile zehirlenir. Ona duyduğum nefret, sıradan insanların öfkesi gibi değil; Bu haykırışımda yankılanan ölümsüz başkaldırıdır. Sen bana yalnızca acı öğretmedin sen acının vücut bulmuş halisin. Ruhumu oydun, beni kendi suretinde yeniden şekillendirdin, sonra da kırık parçalarımı ‘eğitim’ diye adlandırdın. Ve ben, o günlerden beri seni kendi içimde öldürmenin bin yolunu düşündüm.
Sen, tanrıların bile korkuyla izlediği o yıkıcı ilk günağın yankısısın. Sana ve ona duyduğum nefretin bir sonu yok. Onu sayılarla ölçemezsin, kelimelerle sınırlandıramazsın. Seninle dövüşürken sadece Hera ve benim mızrağım değil, o nehirde boğulan tüm dualarım vuruyor seni. Ve bil ki senin adını tarihten silmek bana yetmez; senin hatıran bile yok olana dek bu nefret, ben var oldukça yaşayacak. Yarattığım harabede geber git, Magnus! Bu kule bütün bir kıtayı buzula çeviriyor ve ben onu yok etmeden kimse eritemez veya parçalayamaz. Sen bile burada çok ufak süreler dayanabilirsin, yakında gerçekten tarihe gömüleceksin. Sadece birkaç dakika içinde!’’
Bu doğru, sanki bedenim fonksiyonlarını yitiriyor gibi hissediyorum. Acı yok, ama acıdan daha beter şeyler var. Hissiyat nedir unutuyorum, kelimeler anlamını kaybediyor. Sanırım bu şey gerçekten ölüm. General Hiroshi, öylesine delirdi ki kendi teğmeni dahil olmak üzere bütün bir kıtadaki insanları ölüme yolladı. İşte size Cistern’in generallerinin özeti… Hepsi aynı, sadece emirlere uyarlar. Ne olduğu önemli değil, görevi yapsınlar yeter. Yeter… Yeter artık! Bir süre bende yaptım. Her gün kafama kazınan o emirler, o kurallar, o boğucu zincirler… 'Yap' dediniz, yaptım. 'Sus' dediniz, sustum. 'İtaat et' dediniz, ettim. Ama bir kez bile sormadınız: 'Sen ne istiyorsun?'
Sizin düzen dediğiniz şey, yalnızca köleliği parlatılmış kelimelerle süslemek. Her kararınızın ardında bir korku, her yasağınızın ardında bir açgözlülük var. Ve biz, tıpkı satrançtaki piyonlar gibi, sadece sizin varlığınızı korumak için ölüme yürüdük.
Ama artık yok… ne oyunlarınız, ne de emirleriniz beni yönetmeyecek. Ben, kendi yolumu seçmek için vardım. Şuan ölüyorum ve bu bitiyor ancak artık anladım; Hatalarımı da, doğrularımı da kendim yapmam gerekiyordu. Sizden alacağım tek şey, bana bıraktığınız bu öfke olacak.
Siz tanrı olduğunuzu sandınız, ama ben sizin ilah olmadığınızı biliyorum. Çünkü gerçek bir tanrı korkmaz. Ve siz, en çok da bana benzeyenlerden korkuyorsunuz. Bu yüzden yüksek rütbedekiler emirlere karşı gelmekten korkanlar. General Hiroshi, senden bunu beklemezdim.
Ölüyorum. Az önce belki de son nefesimi aldım, gerçi nefes diye içime çektiğim tek şey akciğerlerimi donduran soğuktu.
Bir ses kulaklarımı kanattı. Sonsuz bir kırılma sesi yankılandı. Çok yüksek ve şiddetliydi, normal insanlar sağır olmuş olsa gerek. Tüm buzlar yavaşça parçalandı ve göğü aydınlatan yıldızlar gibi saçıldılar. Bazıları hafif dikensi oldu sanırım. Canım yandı, ancak umrumda değil. Ölümden kurtulduk gibi gözüküyor. Bu hayatım için bir farkındalık aşamasıydı. Kim yaptı bilmiyorum ama ona buradan çıkınca teşekkür etmeliyim. Gözlerim hafif açılınca yanımda düşen Kuren’i gördüm. İkimizde kıpırdayamıyorduk, ancak zar zor birbirimize baktık. Gülümsedim ve sonra kulağımdaki acıya rağmen duymaya başladığım sese döndüm.
Bir patlama olarak nitelendirilebilirdi. Hiroshi Matsumoto duvara yapışmıştı. Oraya fırlatılmış gibiydi, tüm buzdan binalardan saçılan parçaların altında kaldı. Zar zor ruh gücümü ayaklarıma ve ellerime odaklayarak ayağa kalktım. Ancak halim yoktu, tam düşecek gibi oldum ki biri beni tuttu. Dönüp yüzüne baktığımda…
‘’Hiroshi, bir süre ayağa kalkamaz. Siz şimdilik benimle geleceksiniz. Güvenli olacak.’’
Magnus… Kesin bir ses tonuyla bana bunları söyledi. O altın işlemelerin gecenin karanlığında bariz şekilde simsiyah paltosunu aydınlatan adam. Sol gözündeki robot maskesinin gözündeki koyu mor rengin parıltısı ve sol kolundaki uzun mor robot koluna vuran ay ışığının yüzünün yarısına geçişi. Hepsi şu an bu adamdı ve hepsi şu an bire bir karşımdaydı. O korkunçtu ama ne olursa olsun geri adım atmazdım. Korkmayacağım, bu düzene karşı gelemeyeceksem… Yaşamamın ne anlamı var ki? Korkuya hayır diyebilirim. Ancak ona… Hayır diyebilecek durumda olsam bile diyemezdim. O bir insan olamazdı. O kararı ve fikirleri her şey üzerinde kesin yükmü olan bir tanrıya benziyordu.
Gözlerim yavaşça kapandı.
BÖLÜM SONU