KUREN Y
‘’Yalnızca bir ismim vardı, bir adresim, bir tarih. Gerisi… Gerisi tamamen kayboldu, bir nehir gibi, akıp gitti. Kimseyi hatırlamıyorum, en azından kimse bana kendisini hatırlatmadı. Zaman denen şey de bir şaka gibiydi, hepsi birer yalan, anlık parıltılar, sonra yok oldular. O kadar basitti ki, her şeyin sonunu bildiğim halde var olmaya devam ediyordum. Gözlerim kararmıştı ama karanlıkta bir yolculuğa çıkmadım, çünkü bir yerin sonu, nereye gitmek zorunda olduğumu anlatmaz. Kendi hayatımı inşa etmiştim, fakat bu yerin toprakları bana asla ait olamayacak kadar yabancıydı.’’
Sırtıma yaslanmış Kazami’yi umursamadan ayaklandım ve parıldayan ayın derinliklerine baktım.
‘’Beni oradan kovdular, belki de hak ettim. Gerçekten de hak ettiğimi düşünüyorum, ama fark etmediğiniz bir şey var. Gittiğim her yerde bana ait hiçbir şey yoktu, buradaki topraklar da… Benim değil. Gözlerimi ilk açtığımda bile buna inandım. Beni burada yaşatan tek şey, geçmişimden kaçarken oluşturduğum bu duvarlardı. Her şeyin içinde bir korku vardı. Korku; gittiğim her adımda, her sokakta, her boşlukta bir avcı gibi peşinden gelen. Ama kimseyi öldürmedim, kimseyi gerçekten öldürmedim. Çünkü kimseyi sevmedim. Her şeyim, her adımım, her nefesim boş bir öfkeydi. Kendi varoluşumu sorgularken, tüm dünyanın bir yanılgı olduğuna inandım.’’
İnsanların her şeye karar verebilecek olmasında bir anlam arardı herkes… Bitti, hiçbir anlam olmadığına emin olduğumu fark etmiştim. Kazami’nin horlamalarına aldırış etmeden derin bir nefes aldım ve kapıyı açıp küçücük kutu gibi binamızdan çıktım.
‘’Ve buradayım. Gittim, geldim. Korku, nefret, bunlar beni sarmaladı ve sonunda içime çekti. İstediğiniz gibi görünüyordum belki, ama ben sadece bir yıkımım. Beni tanımadınız. Gerçekten de tanımadınız. Bu dünyada kimseyi tanımadım, çünkü kimseye güvenmedim. Anlamsızdı. Her şey, yaşam denen aldatmaca içinde, birer yitik parça gibi kayıp gitmişti. Şimdi, burada, tamamen kaybolmuşken, nefretten başka bir şey hissetmiyorum. Korku yok, acı yok… Sadece bir boşluk var. Ama belki de bu boşlukta biraz huzur vardır, kim bilir.’’
Kazami uyandı, gözlerini hafifçe kaşıdı Bana bakarken üzerindeki yorgan kaydı. Kızıl dağınık saçlarının arasından elini geçirip kafasını silkeledi ve kıpkırmızı gözleriyle bana bakarken yavaşça kalktı. Her zaman giydiği siyah kapri pantolonuyla nasıl üşümediğini merak ettim. Üstündeki kırmızı ve ince sarı işlemelerin olduğu cekettendir diye düşündüm. Ben bu düşüncelere dalmışken aniden evimizden çatır çutur sesler gelmeye başladı ‘’Ahhh!! Kuren, burada neden tornavida var?!’’
Yine başlıyoruz…
‘’Çünkü bu çöplüğün tamamını inşa eden kişi benim, özürlü dev kırmızı maydanoz kafalı gerizekalı!’’
‘’Peki buraya eşyaları kim getirdi, ondan da bahsetsene!’’ ‘’Kelimenin tam anlamıyla bir yere varamayacağız…’’
Elimi suratıma koydum ve dünyayla iletişimimi kesmeye çalıştım ama aptalın gürültüsü o kadar fazlaydı ki düzgün düşünemiyordum bile, şu sikik hayatta iki saniye düzgün düşünecek vaktimi de bu aptal elimden alıyordu.
Bir süre sadece yolumuza baktık, alışveriş yaptık. Bu dünyanın siktiri boktan para birimiyle ne alınıyorsa onları aldık, biraz hayatta kalmak için gereken… anlamsız… insanın içini nefretle dolduran… düşündükçe kusmaya iten… Bu yaşamdan nefret ediyorum.
Ani bir sesle arkamı döndüm.
‘’Kuren, dikkat et!’’
Çevremizdeki binalar yıkılmaya başladı. Ben ne olup bittiğini anlamadan Kazami beni kolumdan tutup çekiştirdi ve tekrar kendime geldiğimde koşar haldeydim.
‘’Ne oldu birdenbire?!’’
‘’Bilmiyorum, Dünya sallanıyor. Bunu bir insanın yapamayacağı çok açık!’’
‘’Yani birileri burada.’’
Evet, birileri burada. Birileri burada çünkü biz buradayız. Birileri burada çünkü biz yok edilmeliyiz.
‘’Bizi öldürecekler!’’ dedi Kazami gökyüzüne doğru bağırarak.
Sanırım o partnerim olabilecek en büyük aptal.
Önümüz tamamen buzla kaplandı. Adım atacak yerimiz yoktu. Çevremizde bir buz bariyeri oluşmuştu. Daha önce gördüğüm bir tonuydu. Ama kusursuzdu, buzu bu kadar iyi kullanan kişi sayısı sınırlı olmalıydı.
‘’Onları buldum!’’
Dev buzul duvalların üstünden bir adam üzerimize doğru atladı, ters yönlere sıçradık ve belki de ölmekten ucu ucuna kurtulduk. Toz duman yavaşça kalktığında onu görebilir hale geldik. Bir kapüşonu vardı, hafifçe gözünün ucuyla Kazami’ye baktığını görebiliyordum. Kafamı biraz kaydırdım ve Kazami’nin korkudan titreyen gözlerini görebiliyordum.
‘’Teğmen Daleth… Bu Teğmen Daleth!’’
Olabilecek en kötü senaryo… Bizi öldürmek için basit bir ordu yollamayacaklardı tabii ki, sıradan Ruh kullanıcıları olsakta en güçlü takımlardan birinde üyeydik ve işlediğimiz suçun cezası çok ağırdı.
‘’Takım 7’nin bu kadar önemli bir bireyini buraya göndermesini beklemiyordum.’’ Daleth aniden bana döndü, bu korkunç bir bakışmaydı. Cistern’de giydiklerinden farklı olarak sadece bir kapri pantolonu vardı. Bedeninin geri kalanı tamamen açıktı. İnce ama çelik gibi gerilmiş bir bedeni vardı. Çömelmiş duruşunda bile bir yırtıcının sabrı hissediliyordu; sanki tek bir kası titremeden saatlerce bekleyebilir, sonra tek hamlede kaderini parçalayabilirdi. Soluk teni, gecenin içinde neredeyse fosfor gibi parlıyor; o tenin üzerinde dolaşan turkuaz ışıklı çizgiler damar değil de yıldırım izleriymiş gibi titreşiyordu. Her biri sanki başka bir dünyadan kazınmış mühürlerdi.
Kısa, dağınık siyah saçları alnına düşüyor, yüzünü yarı gölgede bırakıyordu. Ama o gözler… Başını hafifçe kaldırdığında bakışlarının içinden soğuk bir bilinç akıyordu. İnsan bakışı değildi bu; yargılayan, ölçen, tartan bir şeydi.
Omuzlarından kollarına, bacaklarına kadar uzanan o parlak hatlar, bedenini bir harita gibi ikiye bölüyordu. Sanki biri onu yeniden yazmıştı. Eti ve kemiği bir metin, çizgiler ise kaderin mürekkebi. Çömelmiş hali bile bir teslimiyet değil, kontrolün en yoğun biçimiydi. Eğilmişti, ama kırılmamıştı. Sessizdi, ama içinde fırtınalar saklıydı.
‘’Öyleyse senin için üzücü, çünkü dahası var.’’
İçim ürperdi, kılımı kıpırdatamaz hale gelmiştim. Şimdi düşününce, Teğmen Daleth buz kullanıcısı bile değildi. Ancak onların takımında buza bu denli hükmedebilecek birisi olduğuna emindim. Lütfen, lütfen tanrım… O olmasın… Çünkü eğer oysa-
Ben kendi kendime içimden konuşurken Teğmen Daleth’i gözlerimin önünde buldum. Sol kolundan neon yeşil ve siyah parıldamalar bir levha şeklinde yayıldı ve gözleri parlarken beni boğazımdan sıkıca tutup havaya kaldırdı. Nefes alamıyordum.
‘’Seni öldürmem için doğrudan emir almadım. Diğerine göre daha akıllı olduğun için sorgulanacaksın, bana şu an her şeyi söyleceğine yemin edersen arkadaşın da hayatta kalır.’’
‘’B-be… ben bunu… Cist… Cistern’in iyiliği içi-’’
Sağ elini yumruk şekline soktu ve sol elini aniden bırakıp havadaki bana saliseler içinde tüm gücüyle vurdu. Duvarla bir olmuştum ve sanırım üstüme tonla yığın dökülüyordu, bu üzerime düşen bina mıydı? Buz olması gerekiyordu, değil mi buzların içindeydik çünkü… Ya da başka bir şey mi, bilmiyorum… Feleğim dönmüştü, şu an hayatta mıyım? Daleth, ağır adımlarla tekrar önüme dikildi.
‘’Son şansın, sonraki vuruşta canın kalmayacak.’’
Başımı zar zor kaldırdım, kıpırdatabildiğim sol elimle ağzımdaki kanı sildim ve şunları gülümseyerek söyledim.
‘’Siktir git.’’
Arkasından devasa bir kızıl çizgi geçti ve sonra ona bakabildiğimde doğu yönünde geriye savrulmuştu ve buzdan duvarlara çarpmıştı.
Kazami elinde tuttuğu mızrağıyla bana bakıyordu.
‘’Üzgünüm, kendime hemen gelemedim.’’
‘’Hep yanlış anda yardımcı oluyorsun.’’
Sol elini bana uzattı ve bende hemen kaptım. Beni ayağa kaldırdı. Karşımızdaki canavara döndük.
‘’Doğrudan İmge’ni çağırdın demek. Benim İmge’me karşı mantıklı bir hamle, aslında kıpırdayabilmeni beklemiyordum.’’
Bana böyle söylemesi korkunçtu çünkü şu an gücünü kullanmadığı anlamını çıkarabilirdik. Ancak korkacak vakit değildi.
‘’O zaman benimde İmge’mi çıkarmam gerek, sana saygı açısından, değil mi sayın Cistern köpeği Teğmen?!’’
Paltomun cebinden bir pipo çıkardım ve yaktım bir fırt çektim ve parmaklarım arasında döndürürken nefes verdim. Pipo parıldamaya başladı ve uzun bir kılıca dönüşmeye başladı. İmge’m şimdi elimdeydi. Kazami’nin tırpanı ve benim kılıcım, Daleth’in ne olduğu belirsiz vücudunu kaplayan İmge’sine karşıydı.
‘’Hazır mısın Kuren? Hallediyoruz bu işi.’’
‘’Evet, önden gidiyoru-’’
Suratına baktığım Kazami’nin suratında bir sol el gördüm bileğinden akan neon ışıklardan anladığım üzere Daleth olmalıydı. Hey, hey, hey! Kazami’yi tuttu. Tutmasıyla yere çarptı. O kadar şiddetliydi ki çevremizdeki tüm buz duvarlar yıkıldı. Geriye savruldum, rüzgar beni uçurmaya yetecek güçteydi. Kendimi yerde buldum ve oraya tekrar bakabildiğim anda…
‘’Kazami!’’
Daleth, ayağını onun üzerine basmıştı ve bana bakıyordu.
‘’Bir sonraki vuruşum ölümün olacak, demiştim.’’
Şu an saçma bir hareket yapmam olasıydı. Ancak az biraz savaş geçmişi olan ben bile bilirdim ki bir teğmen öyle aniden kimseyi öldüremezdi. Generaller bunu yapabilirdi, çünkü onlar bunu yapana kadar çok katliamı gözleriyle görmüş kişilerdi.
“Tahmin edeyim, onu öldüremeyeceğimi düşünüyorsun.”
Şaştım ve afalladım. Elinde yeşil neon bir ruh küresi oluşarak dolmaya başladı ve avcunun içini Kazami’ye yöneltti. “Bunun için Büyük General’den emir aldım.”
Bedenim titremeye başladı ve durduramıyordum. Büyük Kaptan’ın doğrudan bizi öldürmek adına emir vermesi demek…
“Uzun lafın kısası bu diyarın zaman algısıyla yarını göremeyeceksiniz.”
Bu ses bilindikti. Geldiğimiz yerde popüler bir ses olsa gerek… Soğuktu. Çok soğuk, kulak ağrıtan ve daha da önemlisi varlığı insanı gücünden ötürü korkutan bir ses.
“Siz… Neden, bizi öldürmek için bir general gönderildi?!”
“Haddini aşma, ben bir generalden de öteyim. Şu an Black Dragon Company tamamıyla benim denetimim altında.”
Bu doğru, eski sahibi olduğu söylenilen kişinin buradan kovulalı çok olduğu o kuruluşun hem birlik generali hem de yöneticiliğini üstleniyordu… Onu çok iyi tanıyorum.
“Hiroshi Matsumoto.”
General Hiroshi, bana soğuk gözleriyle bakıyordu. Her zamanki gibi generallere yakışır tarzda giyiniyordu. Onu tanıdığım ve gördüğüm ilk andan beri kibrinden geçilmeyen bir insan olduğunu düşünmüştüm. Dizlerine kadar uzanan siyah ama mavi şeritlerle işlenmiş geniş kabanı ve omuzlarına kadar uzanan dipleri siyah, omzuna uzanan kısmı mavi olan saçları doğrudan yeteneği olan buzları andırıyordu. Birkaç saniye bekledi ve sol elini bana doğru uzattığı gibi elinin çevresinde oluşan buzul ince bıçak benzeri cisimlerin bana yönelmesinden oluşan yerçekimi enerjisinin gücü nedeniyle yeri öptüm. Kıpırdayamıyordum, ruh baskısı çok güçlüydü.
“Daleth, o çocuğu öldür.”
“Tabi efendim.”
Her şey saniyeler içinde oldu bağıracak kadar bile etki gösteremiyordum. Yardım etme şansım yoktu, büyük bir ışık yayıldı ve… ve… Kazami… Bağışla beni.
Ardından.
Bir Umut.
Karanlık.
Neden Umut Karanlık Olsun?
Umut Hep Aydınlığı Mı Temsil Eder?
“Kuren, iyi misin?” “Kazami… Sen az önce… Ne oldu orada?”
“O şey bana saldırdı ama? Saldırısı bir şey tarafından absorbe edildi. Karanlık bir şeydi, göremedim!”
Kazami’nin duyguları ve tepkileri normalden çok farklıydı. Onu kurtaran şey neydi bilmiyorum ama… Bu şeyden korkulmalıydı, bulunduğumuz konum…
Az sonra güvenliğimizi tamamen kaybedebilirdik, ya da tamamen kazanabilirdik.
“Daleth! Sen çocukları al!”
General Hiroshi’nin bu sözüyle Teğmen Daleth karanlığın içinden üstümüze sıçradı. Kılıcıma tutundum ve savurdum. Ani bir hareketle kaçındı ardından yumruğunu yöneltti ancak kılıcımı hızla ters çevirip karnına doğru sapını vurup geri savrulttum.
“Uzak dur, burada bir Avatar savaşına girmek istemezsin.”
“Görevimi yapmakla yükümlüyüm. Gerekirse avatarımı çağırmaktan kaçınmayac-”
Zaman durdu, konuşması kesildi. Ben de konuşmak istedim, konuşamadım. Herkes için muhtemelen aynıydı. Çünkü başka biri konuşuyordu. Bizimle… benzer olmayan biri.
“Değişmişsin, Hiroshi. Altında bulunanları bu kadar kolay öldürmenin sana ne katacağını sanıyorsun?”
“Biliyordum… O saldırıyı durdurabilecek kişiler var ama bu denli karanlık güce ve gölgelere hükmedebilecek tanıdığım tek bir kişi var… Ruhun özünü karanlıkta bulundurarak benliğinden feragat etmeyen ve buna oranla absürt güçlü olabilecek tek kişi! Hayatım boyunca ihanetin en ağrını tattıran ikinci kişi. Hiç şüphesiz bu sensin. Hain Magnus!”
Tüm karanlık yutuldu ve içinde tek bir adam vardı. Paltosunun şapkasından saçları suratını kapıyordu ama suratının sol tarafını kaplayan mor metalik bir maskesi vardı. Gözlerini başta göremiyordum ama General Hiroshi’nin konuşması bitince paltosunun kapüşonunu indirdi ve görülebilir hâle geldi. Kim olduğunu bilmiyordum ama ne denli güçte olduğunu tahmin edeb-Hayır, öyle bir şey yapamıyorum. Açıkçası bu ikisi savaşsa ne olur… Bilmiyordum.
“Benden öğrendiğin hiçbir şeyi hatırlamıyor gibi görünüyorsun.”
“Senden öğrendiğim her şeye lanet olsun. Mavi saçlı diğer fahişeye de! Ne ustam ne de generalimden keşke bir şey öğrenmeseydim… Cistern’e yaptıklarınızı asla affetmeyeceğim!”
“Kontrolsüz sözler… Hiroshi, sana göre insanlar sıfırdan başlar. Ne kadar da insanca bir düşünce bu. Yıkılacağını bilerek kule diken, öleceğini bilerek dua eden, unutulacağını bilerek yazan mahlûklar… Sen artık onlardan biri bile değilsin. Ama yine de baştan başlayacaksın. Çünkü düşmek, bir seçim değil. Bu bir zorunluluktur.” “Neden… Neden?! Zorunluluk diye bir şey yok, kimse artık yalanlarına kanmayacak. Bugün mahzenin sahip olduğu tüm zorlukların sebebi sensin. Her şeyin en iyisini bildiğini sanıyorsun, kendine yaratıcı gözüyle bakıy-”
“Sus.”
Magnus adlı kişi ruh baskını salmıştı. Diğer dördümüz hiçbir şey olmamış gibi yere yapışmıştık. Sanki onun kuklaları gibiydik. Tam göremesem de gelen sese bakılırsa General Hiroshi'de bizimle aynı durumdaydı. Bu nasıl bir güç farkıydı?
“Bana "neden?" diye sorma dedi. Sesi bulunduğumuz konumu bir kağıt, onun sesini keskin bir makas gibi hissettirdi.
Birkaç saniye bekledi, nefes almak istedim. Ancak vücudum bunu otomatik yapmıyor olsa, eminim ki yapamazdım.
Birkaç saniyenin ardından tekrar söze girdi:
“Çünkü evrenin cevabı yok. Cevap, sadece senin boşluğa çığlığın kadar sahici. Anlam, senin yokluğunda doğan bir ilüzyondu. O ilüzyonu da ben yarattım. Sen artık yokken, hiçbir şey değişmeyecek. Beni dinle, küçük başarısızlığım… Ben senin sonun değilim, ben senin başlangıcını yargılamaya geldim. Sen, gücün sana ait olduğunu sandın. Bilgiyi kazandın ama anlamı yitirdin. İnsanlık…”
General Hiroshi, suratındaki kızgın ve önündeki güçten ötürü onu zorlayan o yüz ifadesiyle zar zor bir adım attı.
“Senin artık tiksintiyle andığın o kırılganlık...
Sen onu zayıflık sandın.
Ama işin gerçeği şu:
Zayıflık olmadan hiçbir şey büyümez.
Ve sen, artık büyüyemiyorsun.
Çünkü sen—bitmişsin.”
Magnus, ruh baskısını bırakır bırakmaz derhal ayaklandık. Daleth’e karşı siper aldım ama o hızlıca Hiroshi’nin yanına konumlandı. Kaptan Hiroshi kulaklıklarını çıkardı ve eline bir çift mızrak geldi. Bu onun imgesi olmalıydı.
“Dediklerin kulaklarımı tırmalıyor. Sesin ve ideallerin ikisini bir arada işitmek hayattan soğutuyor. Kendimi öldüresim geliyor. Gücünü en iyi ben biliyorum, sana karşı şansım yok. Fakat Mahzen’i yarı yolda bırakan birine karşı öylece duramam. İmge’m sana karşı yetersiz olsa gerek. Bu yüzden burada tek çarem Avatar’a başvurmak. Yüksel, Hera!”
General Hiroshi’nin avatarı şimdiye kadar gördüğüm en güçlü buz tipi avatarlardan biriydi. Hera, soğuğun yalnızca bir element değil, bir hüküm biçimi olduğunu kanıtlayan bir Avatar’dır. Onun varlığı kışı çağırmaz; kış, onun iradesine boyun eğer. Uzun ve dimdik duruşu, bir tanrıçadan çok bir hükümdarı andırır. Omuzlarına kadar dökülen saçları, donmuş şelaleler gibi gümüşî ve keskin bir ışıltıya sahiptir. Gözleri berrak bir buz mavisidir; içine bakan, yalnızca kendi yansımasını değil, en zayıf anlarını da görür. Bakışı merhametsiz değildir ama acımasızdır. Çünkü Hera için merhamet, düzeni zayıflatan bir kusurdur.
Zırhı, sıradan bir metalden değil, ebedî buzul kristallerinden örülmüştür. Hareket ettikçe yüzeyinde çatlak gibi görünen ışık damarları parlar; sanki içinde binlerce yıllık fırtınalar hapsolmuştur. Adım attığı yerde ince bir kırağı tabakası oluşur, nefesi havayı beyaz bir sisle keser. Onun etrafında sıcaklık düşmez, itaat eder.
Ellerinde taşıdığı çift mızrak, onun ilahi iradesinin iki ayrı yüzüdür. İlki ince ve uzun; ucu saf, saydam buzdan yapılmış gibidir. Bu mızrak sessizdir, hızlıdır, tek bir darbede düşmanı kristal bir heykel gibi dondurur. İkincisi daha ağır ve dişli bir yapıya sahiptir; vurduğunda yalnızca bedeni değil, zemini de parçalar, buz sütunları yerden yükselir ve savaş alanını bir mezar bahçesine çevirir. Hera mızraklarını döndürdüğünde, havada çınlayan ses bir rüzgâr uğultusu değil, yaklaşan bir tipi ilahisidir.
Savaşta dans etmez, yürür. Ama her adımı bir fırtına kadar yıkıcıdır. Çift mızrakları birbirine çarptığında, gökyüzü kurşuni bir perdeye bürünür, kar taneleri bıçak keskinliğinde yağar. Düşmanları donarak ölmez yalnızca; umutları da kristalleşip paramparça olur.
Hera’nın gücü yalnızca buz üretmek değildir. O, ısıyı çalar. Öfkeyi söndürür. Alevi susturur. Karşısındaki en güçlü ateş bile onun bakışı altında sönük bir köz haline gelir. Çünkü Hera’nın özü, hareketi durdurmak, kaosu dondurmak ve zamanı bir anlığına zincirlemektir.
Generallerin avatarları o kadar güçlüdür ki Cistern içinde kullanmaları resmen yasaklanmıştır.
“Arkanızı kollayacağım, kaptan. Yüksel, Dakini!”
Dakini’yi ilk defa görüyordum ve onun da bir teğmenin avatarı olarak generalden aşağı kalır yanı yoktu. Gücünü tek bakışımda anlayabiliyordum. Uzun, gece siyahı saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu; rüzgâr olmasa bile hafifçe dalgalanıyordu. Teninde soluk, ay ışığını andıran bir ışıltı vardı. Keskin ve derin bakışlı gözleri insanın içini okur gibi duruyordu. Yüzü zarif ama sert hatlıydı; sakin ifadesinin altında gizli bir tehdit hissediliyordu. Koyu kırmızı ve siyah tonlarda, akışkan kumaşlardan oluşan kıyafetler giyiyordu; etrafında hafif morumsu bir aura titreşiyordu.
Hera ve Dakini’nin ihtişamı doğrudan belirgin oluyordu. Onlar ortaya çıkınca bağrışan insan sesleri duyulmaya başladı. Korkuyordum çünkü savaşa girip girmeme konusunda kararsızdım.
“Kamen, kıpırdama. Bu adamın da elinde bir kozu olmalı. Az önce gücünü gördün! Ayrıca Cistern’in tarafında değilmiş. Bu işimize yar-” “Aptal mısın Kazami?! Cistern’in yanında olmaması işimize mi gelecek? Canı istediği gibi davranan biri olmadığını nereden biliyoruz?! Hemen geri çekilelim, o adam savaşırken buradan sıvışalım. Onlar onu yenip peşimizden gelmeden önce saklanabiliriz!”
“Spiritus Galacialis!”
Hera, iki mızrağını birleştirdi elinde çevirdi ve bir buz hortumu oluşturdu. Mızrakları sertçe fırlatıp hortumla birlikte ateşledi.
“Explosio Neonis!”
Dakini, iki elini geriye çekti ve iki elinin arasında bir neon ruh küresi meydana getirip tüm gücüyle doğrudan ileti fırlattı. İki saldırı kombine olup Magnus’a yöneldi.
“Geber, insanlığın özünün kompleksini anlayamayan sahtekar pislik!”
“İnsanlık mı?”
Magnus, saldırı tam ona vuracakken sol bacağının yanına sağ elini uzatıp bir gölge kılıç var etti.
Onu kabzadan çıkarırmış gibi çekip direkt savurdu. Üzerine gelen saldırıyı ortadan ikiye yardı. Saldırılar arka tarafında ikiye bölünerek farklı yollara gitti ve şehri dümdüz etti. Yüzlerce insan tahminimce etkisi altında ölüp gitmiştir.
Bu hiçbir şey olmamış gibi yapılan rahat bir savunmaydı.
Magnus, başını tekrar Hiroshi Matsumoto’ya çevirdi.
“İnsanlık mı?
Sonsuz bir yarayla doğar, kanaya kanaya yol alır ve nihayetinde kendi mezarını kendi elleriyle kazarken, buna ilerleme der.
Ne kadar trajikomik.
Ama sen?
Sen bile artık o kadar bile değilsin.
Bir varlık bile değilsin.
Sen artık sadece…
Yanlış bir fikrin uzantısısın.
Gücümü bilmene rağmen bu senin seçtiğin yol. Seni öldürmeyeceğim, çünkü zayıfları öldürmek bana bir şey katmayacak. Sana sadece yerini öğreteceğim, benden hâlâ bir şeyler öğrenmeye devam etmekle yükümlüsün, Hiroshi.”
BÖLÜM SONU