Sonbaharın son günleriydi ama hava, hâlâ yazdan kalma bir sıcaklık taşıyordu. Güneş altın gibi toprağa vuruyor, ağaçların yaprakları yavaşça dökülüyordu. Barakanın önünde Sky, abisinin verdiği eski bir pikeye sarılmış uyuyordu.
Arka taraftan sürüklenen bir şeyin sesi geldi. Mizuya gözlerini araladı. Önce kıpırdamadı, sadece dinledi. Sonra — tok bir ses yankılandı. Aniden başını çevirdiğinde, üstü kargılarla kaplı bir gövdenin devrildiğini gördü.
“Abi!” diye çığlık attı Sky, panikle koşarak.
Ama Mizuya, yerde otururken gülümseyerek başını kaldırdı.
“Korkma,” dedi hafifçe gülerek. “Sadece birkaç kargıydı.”
Üstündeki yaprak ve dalları silkelerken Sky da gülmeye başladı. “Ben de yardım edeyim!” dedi heyecanla.
Birlikte kargıları toplayıp büyük bir taşın arkasına yasladılar. Otları ip gibi kullanıp birbirine bağlarken, yüzlerindeki yorgunluk, yerini kısa bir huzura bırakmıştı.
Sky dalgalanan uzun beyaz saçlarını arkaya attı, elleri toz içindeydi. “Abi, hatırlıyor musun? Güneşli günlerde babamla dışarı çıkardık hep.”
Mizuya, gülümseyip burnunu kaşıdı. “Evet… hatırlıyorum Sky’cığım.”
İkisi de sustu. Güneş yüzlerine vururken, küçük bir anlık huzur onların payına düşmüştü.
Mizuya, çantasından iki elma çıkardı. Biri çürümeye yüz tutmuştu ama fark etmedi. Sky’ın yanına uzanıp ona elmayı uzattı.
“Güzel bir yemeği hak ettin,” dedi yorgun ama sıcak bir sesle.
Sky gülerek elmayı aldı, birlikte ısırdılar. O an sanki dünyada başka hiçbir şey yoktu.
Hava kararmaya başladığında, Mizuya körelmiş bıçağıyla bir domatesi kesiyordu. Yanına birkaç salatalık doğradı, çantasından küflenmiş bir ekmek çıkardı. Ekmek neredeyse taş gibiydi. Küflü kısmı kendine ayırdı, temiz kısmını Sky için sakladı.
“Sky!” diye seslendi.
Sky sahilde taşların arasında koşuşturuyordu. “Aç değilim!” diye bağırdı, gülümseyerek. Ama birkaç dakika sonra, dalgaların sesi arasında yeniden geldi ve hemen abisinin yanına oturdu.
“Galiba… biraz acıktım,” dedi utangaçça.
Mizuya gülümsedi, elindekini uzattı. Sky iki eliyle sandviçi kavradı, büyük bir ısırık aldı.
“Harika olmuş!” diye mırıldandı ağzı doluyken.
Onlar yerken gökyüzü mor bir tona büründü. Dalgalar usulca sahili dövüyordu. Sky denize baktı, gözleri yavaşça ağırlaştı.
“Abi… deniz çok güzel. Girmek istiyorum,” dedi kısık bir sesle.
Mizuya, kardeşinin saçlarını parmaklarıyla taradı.
“Yaz olsun, gireriz. Tamam mı?”
Sky yarı uykulu bir şekilde başını salladı. Başını abisinin bacağına koydu.
“Abi… bana masal anlatır mısın?”
Mizuya gülümsedi, saçlarını okşayarak fısıldadı:
“Küçük Prens’i anlatayım mı?”
Cevap gelmedi. Sky’ın nefesi sakinleşmişti bile. Mizuya kardeşine baktı, gülümsedi. Sessizce onu kucağına aldı, barakaya taşıdı.
Bir süre sonra gökyüzü aniden karardı.
Rüzgâr uğuldadı, ardından yağmur başladı. Önce hafifti. Sonra birden fırtına koptu. Baraka sallanıyor, her yeni rüzgârda çatısı çatırdıyordu.
“Sky!” diye bağırdı Mizuya.
Kardeşinin üzerine ceketini attı, onu kucağına alıp dışarı çıktı. Fırtına yüzlerine çarpıyor, toprak ayaklarının altından kayıyordu. Hızla büyük bir kayanın arkasına sığındılar.
Sky, korkuyla abisine sarıldı.
“Abi…” dedi titreyerek. “Korkuyorum.”
Mizuya onu sımsıkı tuttu, nefesi kesik kesikti.
“Geçecek, tatlım. Sadece gözlerini kapat,” dedi.
O anda Sky’ın aklına babasıyla geçirdiği bir an geldi: babasının gülümseyerek ona yemek yapmayı öğrettiği, eline kepçe tutuşturduğu o an. Gözlerini kapattı.
“Babacım…” diye fısıldadı.
Mizuya, o kelimeyi duyunca gözlerini kapadı. Sessizce ağlamaya başladı.
Kardeşine daha sıkı sarıldı.
Fırtına dindiğinde, gökyüzü ağır gri bir sisle kaplıydı. Sky, abisinin koynunda uyuyakalmıştı.
“Sky… kalk hadi,” dedi Mizuya yavaşça.
Küçük kız gözlerini araladı, doğruldu ve barakaya koştu. Ama baraka artık yoktu. Sadece dağılmış tahtalar, ıslanmış kumaşlar ve rüzgârla savrulan birkaç bez parçası.
Sky, sessizce yere çöktü.
“Tüm eşyalarımız…” dedi.
Mizuya onun elini tuttu.
“Gel,” dedi sakin bir sesle. “Gidelim.”
Fırtınadan sonra güneş yeniden açmıştı. Toprak parlıyor, hava taze kokuyordu. Fakat artık hiçbir şeyleri yoktu.
Sky, küçük ellerini cebine soktu, başını eğdi. Yanında Rei ve Kuta vardı. Onlar gülüşüyor, koşuyordu.
“Niye mutlusunuz?” diye sordu Sky donuk bir sesle.
Rei gülümsedi. “Çünkü hava çok güzel.”
Sky yere bakarak mırıldandı:
“Ama her şeyimizi kaybettik.”
Rei omuz silkti. “Ama yapacak bir şey yok.”
Mizuya, arka tarafta yürüyordu. “Gel Sky,” dedi yavaşça. “Belki burada yemek bulabiliriz.”
Sky başını kaldırmadan, “Tamam,” dedi.
Ormana girdiler. Ağaçların arasında yürürken Mizuya dalgın bir sesle konuştu.
“Biraz meyve, sebze bulduktan sonra… boş bir ev ararız. Orada dinleniriz.”
Bir süre sessizlik oldu.
“Biliyorum, zor bir dönemden geçiyoruz ama…” dedi iç çekerek. “Atlatacağız.”
Birden sessizlik.
“Sky?” diye seslendi.
Cevap yoktu.
“Sky!” diye bağırdı, sesi çatlayarak.
Koşmaya başladı, kalbi hızla atıyordu. Gözleri dolmuştu. “Sky! Neredesin!?” diye haykırdı.
Ama ağaçların arasında yankılanan sadece kendi sesiydi.
Mizuya dizlerinin üzerine çöktü, elleriyle yüzünü kapadı. “Özür dilerim, anne…” diye fısıldadı. Gözyaşları toprağa karıştı.
Sky ise sessizce, kendi dünyasında yürüyordu. Gözleri bomboştu. Adımlarını bile fark etmiyordu.
Bir kadın onu uzaktan gördü. Orta yaşlı, toplu saçlı, yuvarlak yüzlü bir kadındı. Koşarak yaklaştı.
“Tatlım! İyi misin? Bir şeyin var mı?” dedi diz çöküp Sky’ın üstünü silkeleyerek.
Sky hiçbir şey söylemedi, sadece kadına baktı.
Kadın, endişeyle sordu:
“Annen, baban… var mı?”
Sky’ın gözünden bir damla yaş süzüldü.
“Abim…” dedi kısık sesle.
Kadın başını salladı. “Abin mi? Nerede peki?”
Sky ağlamaya başladı. “Kaybettim onu…”
Kadın, Sky’ın ellerini tuttu. “Üzülme, buluruz onu. Tamam mı?”
Sonra ayağa kalktı.
“Abinin adı ne?”
“Mizuya.”
Kadın, düşünceli bir şekilde başını eğdi. “Peki nereye gittiğini biliyor musun?”
Sky sessizce fısıldadı:
“Ormana… yiyecek aramaya.”
Kadın, iç çekti. “Ormana mı? Ne yapacaktınız orada?”
Ama sonra sesini yumuşattı. “Tamam. Hadi gidelim onu bulalım.”
Yavaşça ormana girdiler. Kadın yürürken Sky’ın omzuna elini koydu.
“Benim adım Fides. Sizi bulduğuma çok sevindim. Evde bir sürü çocuk var, senin yaşlarında arkadaşların olacak.”
Sky başını eğdi ama dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Teşekkür ederim…” diye fısıldadı.
Kadın gülümsedi. “Eve gidince sana güzel bir yemek yapacağız. Olur mu?”
Sky gözlerini kaldırmadan “Olur,” dedi sessizce.
Ormanın çıkışında biri diz çökmüş, başını ellerine gömmüş ağlıyordu.
Mizuya’ydı.
Sky’ın gözleri doldu. “Abi!” diye bağırdı ve koştu.
Mizuya başını kaldırdı, gözyaşları yüzünden süzülüyordu. Kollarını açtı. Sky, abisine sımsıkı sarıldı.
“Abi… çok korktum,” dedi titrek bir sesle.
Mizuya kardeşine sarıldı, nefes nefese:
“Özür dilerim Sky. Seni bıraktım…”
O an, ikisinin bağı her şeyden daha gerçekti.
Biraz geride, Fides onları izliyordu. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı.
Mizuya, kadını fark ettiğinde hemen ayağa kalktı, Sky’ı arkasına aldı. Gözleri öfke ve korkuyla doluydu.
Sky hemen elini uzattı.
“Abi! Korkma… o Fides. Beni kurtardı.”
Mizuya derin bir nefes aldı. Elleri titriyordu. Fides yaklaştı.
“Sen olmalısın Mizuya,” dedi yumuşak bir sesle. “Memnun oldum.”
Üçü birlikte yürümeye başladılar. Yol uzundu, sessizdi.
Fides konuştu:
“Şu an otuz kişiyiz. Sizin yaşlarınızda üç çocuk daha var. Orada güvende olacaksınız.”
Güneş batmaya yaklaşmıştı.
“En son ne zaman yemek yediniz?” diye sordu kadın.
Mizuya, utanarak cevap verdi. “Dün akşam… sandviç hazırlamıştım.”
Kadın önce şaşırdı, sonra gözleri doldu. Mizuya’nın saçlarını okşadı.
“Çok iyi bir abisin,” dedi. “Birazdan güzelce doyarsınız.”
Sky, mutluluktan gözleri parlayarak Fides’e sarıldı.
“Teşekkür ederim!”
Mizuya sessizce gülümsedi. “Biz de teşekkür ederiz,” dedi.
Fides önlerini işaret etti.
“Bakın… vardık.”
Etrafı yüksek çitlerle çevrili bir mahalleydi. İçeride büyük, sağlam villalar duruyordu. Çitlerin ardında insanların sesleri, çocuk kahkahaları yankılanıyordu.
Sky ve Mizuya birbirlerine baktılar.
Uzun zamandan sonra ilk kez, umut gerçekten yakındı.