Mizuya, tüm gücüyle Sky’ı sarsıyor, sessiz ama titreyen bir sesle “Sky! Sky!” diye fısıldıyordu. Yüzünde korku okunuyordu. Ancak Sky hiçbir şekilde uyanmıyordu. Çaresizlikle titreyen dudakları arasından, “Bu kız…” diye homurdandı. Sky’ı omzuna alarak sessiz ve hızlı adımlarla ilerlemeye başladı.
Dışarıda rüzgâr uğulduyordu. Çatlaklardan içeri giren ışık huzmeleri odanın tozlu havasını parlatıyor, ayak sesleri taş zeminde yankılanıyordu. Koşarken Sky aniden gözlerini açtı. Gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi.
Dar sokakta iki adam karşı karşıya gelmişti. Birinin elinde hafif makineli bir silah vardı. Diğeriyse saçları beline kadar uzanan, geceyi yırtan ay ışığında gümüş gibi parlayan bir figürdü. Sadece gülümsüyordu.
Silahlı olan, tüm gücüyle tetiğe bastı. Kurşunlar havayı delerken gökyüzü metal sesleriyle yankılandı. Ama uzun saçlı adam, bir anda gözlerinin önünden kayboldu. Sky’ın gözleri büyüdü, küçük yüzünde şaşkınlık her şeyi ele veriyordu.
Mizuya hızla Sky’ın ağzına parmağını götürdü. Sessizliği işaret etti.
Bir an sonra uzun saçlı adam, silahlının arkasında belirdi. Göz açıp kapayıncaya kadar boğazını kavradı. Silah yere düştü, metal zemine çarpan sesi dar sokakta yankılandı. Adam hiç tereddüt etmeden kurbanını öldürdü, ardından karanlığa karıştı.
Sky boş bakışlarla fısıldadı:
“Abi… onlara ne oldu? O abiye ne oldu?”
Mizuya, nefes nefese koşmaya devam ederken başını çevirmeden konuştu:
“Hiçbir şey olmadı Sky… bakma onlara.”
O sırada ayaklarının altındaki zemin kaydı. İkisi birlikte yuvarlanarak yaklaşık on metre aşağı düştüler. Neyse ki alt taraf çimenlerle kaplıydı. Yumuşak ama sert bir inişti.
Burası sessiz bir vadiydi. Uzakta deniz gözüküyor, dalgaların kırılması rüzgârla birleşip kulaklarına çarpıyordu. Etrafı sık ağaçlar çevrelemişti, güneş ışığı yaprakların arasından süzülüyor, yerde dalga dalga gölgeler oluşturuyordu.
Mizuya doğruldu, üstünü silkti. Hemen Sky’a baktı:
“İyi misin Sky?”
Sky, dizinde ufak bir sıyrık olmasına rağmen gülümsedi. “İyiyim abi,” dedi neşeyle. Ayağa kalkıp çimenlerin üzerinde dolaşmaya başladı. Sessizliği sadece rüzgâr ve uzak martıların sesi bölüyordu.
“Abi, bak! Martı!” diye bağırdı birden. Gökyüzünde süzülen beyaz bir martıyı işaret ediyordu.
Mizuya başını kaldırdı, gözlerini kısarak güneşe baktı. Bu mevsimde bu kadar sıcak olması garipti. Hafif bir gülümseme belirdi yüzünde. Sky’a döndü:
“Hey Sky!” diye seslendi. “Burayı beğendin mi?”
Sky sevinçle başını salladı, kahkaha atarak etrafta koşturmaya başladı. Çimenler dizlerine çarpıyor, ayakkabılarının altından toprak kokusu yükseliyordu. “Burayı çok sevdim!” diye kıkırdadı.
Nefesi kesilince yere oturdu, karnını tutarak burnunu çekti. Sonra abisinin yanına koşturdu:
“Abi… şimdi ne yapacağız?”
Mizuya, onun yüzüne baktı. “Aç mısın?” diye sordu.
Sky bir an sustu, sonra buruk bir gülümsemeyle başını salladı. “Evet…”
“Peki, şu an ne yemek isterdin?”
Sky etrafa bakındı, sonra abisine döndü. “Elma…” dedi kısık bir sesle.
Mizuya, uzaktaki ağaçlara baktı. Dallarında güneşle parlayan kırmızı elmalar vardı. Başını kaldırdı, gözlerinde kararlı bir bakış vardı. “Ben sana yemek bulup getireceğim,” dedi.
Sky şüpheyle baktı. “Elma mı getireceksin?”
“Daha iyisini…” diye fısıldadı Mizuya. “Bekle burada.”
Mizuya uzaklaşırken Sky deniz kenarına doğru yürüdü. Kumların üzerinde minik ayak izleri kaldı. Taşlarla kule yapıyor, küçük elleriyle deniz kabuklarını topluyordu. Karnı guruldamaya başlayınca elini karnına koydu. Birden gözleri denize takıldı. Güneşin altında parlayan balıklar suyun yüzeyinden art arda sıçrıyordu. Dudaklarını heyecanla yaladı.
Mizuya, hâlâ mahallede kalmış birkaç evin bahçelerinde dolaşıyordu. İnsanlar hayatta kalmak için küçük sebze ve meyve bahçeleri yapmıştı. Bazı tarlalarda sararmış mısırlar, bazılarında yeşeren patates yaprakları vardı.
Gözü, çitleri kısa, bahçesi beklenmedik kadar dolu bir eve takıldı. Çitin üzerinden atladı, dikkatlice bahçeye girdi. Domatesleri ve patatesleri toplarken evden televizyon sesi geliyordu. Adımlarını yavaşlattı.
Ve sonra… gözleri kana takıldı. Bahçeden eve doğru yaklaşırken yerde küçük bir çocuğun cansız bedeni yatıyordu. Kan hâlâ akıyordu. Koltukta oturan bir adamın cesedi de aynı haldeydi; yüzü görünmüyordu ama tüm kan ondan sıçramıştı.
Mizuya’nın kalbi sıkıştı. Nefesini tutarak geri geri yürüdü. Elleri titreyerek ne kadar yiyecek bulduysa ceplerine doldurdu. Ceketi, pantolonu, cepleri, hatta iki poşet tamamen sebze ve meyveyle doluydu.
Sky’ın yanına geri döndüğünde ortalık boştu. Sky yoktu. Mizuya panikle bağırdı:
“Sky! Sky!”
Gözleri denize takıldı. Sky suyun içinde, sırılsıklam haldeydi. Küçük ellerinde koca bir balığı tutuyordu. Onu kıyıya çıkarmaya çalışıyordu. Ama balık çırpındıkça Sky sendeledi, yere düştü. Balık da çırpınarak kısa sürede can verdi.
Mizuya yiyecekleri fırlatıp koştu. Dizleri soyulmuştu ama Sky yüzünde gururlu bir gülümsemeyle abisine baktı. Gözlerinden yaş süzülürken fısıldadı:
“Abi… ben başardım.”
Bir süre sonra küçük bir ateş yanıyordu. Duman gökyüzüne yükseliyor, etrafı is kokusu kaplıyordu. Balığı pişirmişler, yanına topladıkları sebzeleri eklemişlerdi. Küçük şölenleri, sessiz gecenin ortasında ışıldıyordu.
Sky mutlu gözlerle yemek yerken abisine sarıldı:
“Abi… ben çok mutluyum. Çok teşekkür ederim.”
Mizuya gülümsedi, kardeşinin saçlarını okşadı. “Sen olmasan doyamazdık. Ama bir daha sakın denize girme. Soğuk… hasta olmanı istemem.”
Sky kıkırdadı, sonra minik bir hapşırık patlattı. Gülümserken kırık bir dişi gözüktü.
Mizuya gözlerini kıstı. “Sky…” dedi, parmağıyla onun dişine dokundu. “Dokun bakalım.”
Sky şaşkınlıkla parmağını dişine götürdü. Kırık olduğunu anlayınca kahkaha attı. “Galiba balık dişimi kırdı! Ama ben de onu yiyeceğim!” dedi. Balığın kemiklerini köpek gibi ısırmaya başladı.
Mizuya kahkaha atmaya başladı. O sırada…
Sessizliği yırtan bir kadın çığlığı duyuldu. Çığlık öyle derindi ki, göğüs kafesini titretiyordu. Sanki bir annenin tüm acısı, bir kurbanın son nefesi aynı anda yankılandı. Çığlık tekrarlandı, yankısı taşlara çarparak dağların arasında dolandı.
Ve bölüm burada bitti.