AKIHIRO ATLAS
Yavaşça döndüm.
Bu hareketin kendisi bile… bir karar gibiydi. Sanki arkamda ne olduğunu görmek, sadece merakımı gidermek değil… geri dönülemez bir eşiği geçmek anlamına geliyordu. Boynum kasıldı, omuzlarım istemsizce gerildi. O iğrenç, ağır koku hâlâ ciğerlerimi yakıyordu; her nefes alışımda içime sadece hava değil, çürümüş bir varoluş çekiyordum. Midem bulanıyordu ama bu sefer kusmak bile bir rahatlama gibi gelmiyordu—çünkü bu yerin kokusu, içime işliyordu. Sanki sadece bedenimi değil… zihnimi de kirletiyordu.
Ve sonra…
Onu gördüm.
İlk bakışta… beynim ne gördüğünü anlamayı reddetti.
Çünkü bu şey… bu varlık… bu adam… bu yerin geri kalanıyla uyumsuzdu.
Cehennemin ortasında…
Bir “düzen” gibi duruyordu.
Havada asılıydı. Ama bu sıradan bir süzülme değildi. Sanki yerçekimi onun için hiçbir zaman var olmamıştı. Altındaki lavlar kaynıyor, etrafındaki kara sütunlar çatlıyor, gökyüzü çürüyordu… ama o, tüm bu kaosun ortasında sabit kalıyordu. Cübbesi yavaşça dalgalanıyordu, ama bu bir rüzgârın etkisi değildi—çünkü burada rüzgâr yoktu. Bu hareket… onun varlığının doğal bir uzantısı gibiydi.
Gözlerim istemsizce detaylara kaydı.
Saçları…
Koyu kızıl.
Ama sıradan bir renk değil. Sanki yanmak üzere olan bir ateşin son anı gibi—tam sönmeden önceki o derin, yoğun kızıllık. Kısa ve dalgalıydı, ama her tel… sanki kendi içinde bir hareket barındırıyordu. Sabit değildi. Hafifçe kıpırdıyor, neredeyse canlıymış gibi davranıyordu.
Alnında…
Bir çelenk.
Ama bu sadece bir süs değildi.
Altın rengi, ince ama karmaşık bir yapıya sahipti. Zeytin dallarını andırıyordu ama doğanın basitliğinden çok uzaktı. Her kıvrımında bir hesap, her detayında bir anlam vardı. Bu çelenk… bir kralın tacı gibi değildi. Daha çok… bir yargıcın mührü gibiydi. Onu gördüğüm anda içimde açıklayamadığım bir baskı oluştu. Sanki bu şey… sadece güçlü değil… aynı zamanda “haklı” olabilirdi. Yüzüne baktım.
Ve orada…
Bir şey eksikti.
Gözleri kapalıydı.
Ama bu, bir zayıflık değildi.
Tam tersine… daha korkutucuydu.
Çünkü gözleri kapalı olmasına rağmen… bana baktığını hissediyordum. Bu, bakışın fiziksel bir şey olmadığını o an anladım. Görmek için gözlere ihtiyacı yoktu. Başı hafifçe yana eğikti, yüzü sakin, neredeyse huzurluydu. Bu ifade… bu ortamda olmaması gereken bir şeydi. Cehennemin ortasında, bu kadar huzurlu bir yüz… yanlış hissettiriyordu.
Çok yanlış.
Cübbesi…
Onu tarif etmek bile zordu.
Katman katmandı. Siyah, koyu kırmızı, bakır ve altın tonları iç içe geçmişti. Dış katmanları ağır ve koyuydu, ama iç kısımlarda hareket eden o kırmızı desenler… sanki yaşayan bir şey gibiydi. Bulutları andırıyordu ama bu göksel bir şey değildi—daha çok… yanmakta olan bir gökyüzünün parçaları gibi. Kolları genişti, her hareketinde ağır ağır dalgalanıyordu. Ve üzerindeki o sayısız püskül…
Onlar…
Rahatsız ediciydi.
Çünkü hareketleri doğal değildi.
Rüzgâr yoktu ama onlar sürekli kıpırdıyordu. Sanki görünmeyen bir şey tarafından çekiliyorlardı. Konik, kırmızı uçları aşağı doğru sarkıyor, bazen birbirine değiyor, bazen ayrılıyordu. Bu hareket… bir ritim taşıyordu. Ama bu ritim… kalp atışı gibi değildi.
Daha çok…
Bir şeyin yaklaşması gibi.
Ellerine baktım.
İnce, uzun parmaklar.
Zarif.
Ama o zarafetin altında bir şey vardı. Ellerini yukarı kaldırmıştı. Sol eli daha yukarıdaydı, sanki göğe dokunmaya çalışıyordu. Sağ eli ise göğsünün önünde, daha kontrollü bir pozisyonda duruyordu. Bu duruş… bir saldırı değildi. Bir savunma da değildi.
Bu…
Bir “çağrı” gibiydi.
Ya da bir hüküm verme anı.
Ayakları…
Yere değmiyordu.
Çıplaktı.
Ama parmak uçları… normal değildi.
Kırmızı, konik kaplamalar… pençeyi andırıyordu. Ama bu da tam olarak doğru değildi. Daha çok… o püsküllerin bir uzantısı gibi duruyordu. Sanki bedeni ve kıyafeti arasında bir sınır yoktu.
O an anladım.
Bu varlık…
“giyinmiyordu”.
Olduğu şey… buydu.
Kalbim hızlandı.
Ama bu sadece korku değildi.
Bu… bir farkındalıktı.
Az önce savaşta gördüğüm her şey—o kadının korkunç dönüşümleri, Magnus’un yıkımı… hepsi hâlâ aklımdaydı. Ama bu varlık… onlardan farklıydı. Onlar yıkımın içindeydi.
Bu ise…
Yıkımın “üstünde” duruyordu.
Bir adım geri atmak istedim.
Ama ayaklarım hareket etmedi.
Sanki bu sahnede… benim rolüm sadece “tanık olmak”tı.
“Kısa bir görüşme yapmak ister miydin, ‘The Non-Shining Child?’ ”
Sözleri duyduğum an… içimde bir şey yer değiştirdi. Bu sadece bir hitap değildi. Bu, sanki benim içimde zaten var olan ama adını hiç koymadığım bir parçanın… dışarıdan söylenmesiydi. “The Non-Shining One.” Kelimeler kulağımda yankılanırken, anlamlarını çözmeye çalıştım ama daha ilk saniyede bunun basit bir çıkarımla anlaşılacak bir şey olmadığını fark ettim. Bu… bir unvan gibiydi. Ama verilmiş değil… ortaya çıkarılmış gibi. Sanki ben o şeydim ve o sadece… hatırlatıyordu.
Boğazım kurudu. Yutkunmak bile zorlaştı. Bu yerin iğrenç kokusu hâlâ içimi kemiriyordu ama o an fark ettim ki artık sadece bu yerin kokusu değildi beni rahatsız eden. Onun varlığı… daha ağırdı. Daha derindi. Sanki bulunduğum alanın tamamı, onun etrafında bükülüyordu. Kara sütunlar, lavlar, o çürümüş gökyüzü… hepsi arka plana itilmişti. Bu varlık, sadece orada durarak bile her şeyi merkezinden oynatıyordu.
Gözleri hâlâ kapalıydı.
Ama bana baktığını hissediyordum.
Hayır… bakmak kelimesi yine yetersizdi. Bu, görülmekti. İçimin, düşüncelerimin, hatta adını koyamadığım şeylerin bile açığa çıkmasıydı. Sanki o, benim “ben” dediğim şeyin yüzeyine değil… en derinine dokunuyordu. Ve bunu yaparken en ufak bir çaba göstermiyordu.
Kolları hâlâ o garip, ritüelistik pozisyonda duruyordu. Püsküller yavaşça hareket ediyordu ama bu hareket artık bana rastgele gelmiyordu. Sanki bir düzen vardı. Bir akış. Bir anlam. Ve bu anlam… benim anlamadığım bir şeydi.
“O-o ne demek…?” diye sordum sonunda, sesim beklediğimden daha zayıf çıktı.
Bu soru… aslında cevabını bilmek istediğim için değildi.
Bu, bir savunmaydı.
Çünkü o kelimelerin anlamını gerçekten öğrenmek… belki de istemediğim bir şeyi kabul etmek anlamına gelecekti.
O ise…
Kımıldamadı.
Ama varlığı değişti.
Bunu görmekten çok… hissettim.
Etrafındaki o sıcak, boğucu atmosfer bir anlığına daha da yoğunlaştı. Sanki bulunduğumuz alanın tamamı nefesini tutmuştu. Lavların akışı yavaşladı, kara sütunların içindeki titreşimler bile duraksadı. Bu bir güç gösterisi değildi.
Bu…
Bir “dikkat” anıydı.
Ve o dikkat… Bana yönelmişti.
Başını milimlik bir hareketle düzeltti. Hâlâ gözleri kapalıydı ama o küçük değişim bile içimde bir sarsıntı yarattı. Sanki bir şey… daha net odaklanmıştı.
Ve sonra konuştu.
Sesi…
Garipti.
Ne tamamen insanıydı ne de tamamen yabancı. Yumuşaktı ama içinde bir ağırlık vardı. Her kelime, sadece kulağıma değil… doğrudan zihnime işleniyordu.
“Bu senin geleceğin, Akihiro, çocuğum. Ayrıca, anlamın. Bilirsin belki… Bir şeyin parlamaması… onun karanlık olduğu anlamına gelmez.”
Kısa bir duraksama oldu. Ama bu duraksama boş değildi. O an, söylediği şey zihnimde yankılandı. Parçalandı. Anlam aradı. Ama bulamadı.
“Bazen,” diye devam etti, sesi aynı sakinlikte ama daha derin bir katmanla, “parlamayan şeyler… ışığın kendisini reddedenlerdir.”
Kalbim bir an duraksadı.
Bu söz…
Bir açıklama değildi.
Bir ithamdı.
Ya da daha kötüsü…
Bir tanım. Beni anlatmaya çalıştığı bir tanım gibi hissettim. Ancak, kavrayamıyordum.
Nefesim hızlandı. İçimde bir şey, bu sözlere karşı çıkmak istiyordu. “Hayır” demek istiyordu. Ama o kelime… ağzımdan çıkmadı. Çünkü bir yanım…
Anlıyordu.
Anlamak istemese bile.
Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Bu bir korku değildi sadece. Bu, kaçamamakla ilgiliydi. Sanki ondan bakışlarımı çekmek… bir şeyden vazgeçmek anlamına gelecekti.
Ama ne?
Bilmiyordum.
Sadece… hissettim. Bu varlık, beni sadece tanımıyordu.
Beni… “biliyordu.”
Sesim titrediğini hissedebiliyordum ama yine de konuşmak zorundaydım.
“Sen…” dedim, kelimeleri zorlayarak, “…kimsin? Burası neresi?”
Hafifçe bedenini eğdi ve sağ kolunu, sol omzuna koyarak “Kabalığımı bağışla, kendimi sana tanıtmayı unuttum.”
Ardından bedeni ilk baştaki pozisyonunu tekrar aldı ve gülümsemesi yavaşça kayboldu.
“Benim senin için tanımlanabilecek bir ismim yok. Ancak, anlaşma kolaylığı açısından… Bana Thanatos diyebilirsin, çocuğum.” dedi.
Bu ismi duyduğum anda içimde bir şey… yanlış yerinden oynadı. Bu sadece bir isim değildi. Bir çağrışım, bir gölge, bir son hissi taşıyordu. Thanatos. Kelimenin kendisi bile soğuktu ama bu soğukluk burada, bu çürümüş ve yanmakta olan cehenneme benzer ortamda bile hissedilebiliyordu. İçimde, anlamlandıramadığım bir ürperti yayıldı. Bu varlığın kendisini bu isimle tanımlaması… bir tercih gibi gelmedi. Daha çok… kaçınılmaz bir gerçekliğin kabulü gibiydi.
O sadece sakin bir şekilde orada durup bana bakıyordu. Beni korkutan da buydu.
Ben hâlâ onun kim olduğunu anlamaya çalışırken, bedenim kendi kendine küçük bir refleks gösterdi. Sağ elim… farkında bile olmadan hafifçe açıldı. Parmaklarımın arasında hâlâ o tanıdık hissi aradım—yıldırımın başlangıcını. Bu bir saldırı kararı değildi. Daha çok… bir savunma içgüdüsüydü. Eğer bir şey olursa… hazır olmalıydım.
Ama o an fark ettim ki…
Bu hareket… bana ait bile değildi artık.
Çünkü o… fark etmişti.
Thanatos’un yüzünde beliren o hafif gülümseme geri geldi. Ama bu sefer daha belirgindi. Daha… eğlenceliydi. Gözleri hâlâ kapalıydı ama buna rağmen, o küçük hareketimi görmüş gibi tepki vermesi içimdeki huzursuzluğu katladı. Başını çok hafif yana eğdi, sanki bir çocuğun yaptığı masum ama gereksiz bir hareketi izliyormuş gibi.
“Ah…” dedi, sesi yumuşaktı ama içinde ince bir alay taşıyordu, “bu refleksler… gerçekten takdire şayan. Tehlikeyi sezme yeteneğin… beklediğimden daha keskin.”
Parmaklarım istemsizce gerildi.
Ama o devam etti.
“Rahat ol, Akihiro Atlas,” dedi adımı söyleyişindeki o doğallık… içimi buz gibi kesti, “eğer sana zarar vermek isteseydim… bunu fark ettiğin bir an bile olmazdı.” Bu cümle…
Bir tehdit değildi.
Bu, bir “gerçek”ti.
Ve en korkuncu… doğru hissettiriyordu.
Thanatos hafifçe elini salladı, sanki ortamın ağırlığını dağıtmak ister gibi. Cübbesindeki o kırmızı püsküller onun hareketiyle birlikte daha belirgin bir şekilde dalgalandı. Bu sefer hareketleri daha “hafif” görünüyordu ama bu hafiflik bile yapaydı. Doğal olmayan bir rahatlık vardı.
“Endişelenmene gerek yok,” diye devam etti, sesi bu sefer neredeyse… eğleniyormuş gibiydi, “bugün seni parçalamak, yakmak ya da varlığını anlamsız bir kalıntıya dönüştürmek gibi bir planım yok.”
Kısa bir duraksama yaptı.
“Bugün...” dedi tekrardan.
Bu kelime… özellikle bırakılmıştı.
Bunu hissedebiliyordum.
Dişlerimi sıktım.
“Ne istiyorsun?” diye sordum, sesimi sabit tutmaya çalışarak. “Beni buraya neden getirdin?”
Bu soru… korkudan değil.
Öfke ve kontrol kaybından geliyordu.
Çünkü bu varlık…
Beni, Magnus’tan, savaştan… gerçeklikten koparmıştı.
Ve bunu… hiçbir çaba göstermeden yapmıştı.
Thanatos başını hafifçe eğdi. Bu hareket, saygılı gibi görünüyordu ama altında ince bir ironi vardı.
“Sadece…” dedi yavaşça, “konuşmak istedim.”
Bu cevap…
Sinir bozucuydu.
Kaşlarım çatıldı. “Beni bu… şeyin içine sadece konuşmak için mi getirdin?” dedim, etrafı işaret ederek. Sesimdeki gerilim artık saklanamıyordu.
Thanatos bu sefer hafifçe güldü.
Bu kahkaha yüksek değildi. Ama yankısı… bulunduğumuz alanın içine işledi. Lavların içindeki kabarcıklar bir anlığına daha hızlı patladı, kara sütunların içindeki titreşim arttı. Sanki bu yer… onun duygularına tepki veriyordu.
“‘Bu şey’…” diye tekrar etti, kelimeleri tadını çıkararak, “ne kadar… sınırlı bir tanım.”
Sonra başını kaldırdı.
Ve ilk defa…
Varlığı genişledi.
Bu fiziksel bir değişim değildi.
Ama hissettim.
Sanki bulunduğumuz alan… onun bir parçasıydı.
“Burası,” dedi, sesi artık daha derin, daha ağır bir katmana sahipti, “senin ‘Sacred Domain’ dediğin şeylerden biri.”
Kalbim bir an durdu.
Ama o devam etti.
“Ancak küçük bir farkla…” dedi, gülümsemesi tekrar belirdi, bu sefer daha keskin, daha karanlık bir anlam taşıyordu, “bu… yaratılmış olanlardan değil.”
Bir adım attı.
Ama o adım…
Yeri değiştirdi.
Zemin hafifçe dalgalandı, lavlar geri çekildi, hava daha da ağırlaştı.
“Bu yer…” dedi yavaşça, her kelimeyi dikkatle seçerek, “benim.”
O an…
Anladım.
Ama anlamak istemedim. “Ben yarattım diyemem. Ancak, ben olmasaydım da var olmazdı.” diye devam etti, sesi artık tamamen sakindi, ama bu sakinlik… korkutucuydu, “her katmanını, her kokusunu, her çürümüş parçasını.”
Etrafı işaret etti.
“Bu kara sütunlar… bu yanmakta olan zemin… bu çürümüş gökyüzü… hepsi benim düşüncelerimin bir yansıması.”
Nefesim hızlandı.
Geri adım attım.
Ama bu… bir kaçış değildi.
Bu… kabullenememe refleksiydi.
“Buna belki… Sizin dilinizde, Sacred Domain of the Mind denebilir. Kısaca, gerçek bir tanrının yaratmak için elini bile kıpırdatmasına ihtiyaç duymadığı ve istediği gibi bir Sacred Domain’in içine koyabileceği düşüncesel alanlar.”
Bir anlığına nefes alışım bile değişti. Söylediği şey basit bir güç tanımı değildi… hayır, bu bambaşka bir şeydi. Elini bile kıpırdatmadan yaratmak. Bu ifade zihnime çarptığı anda, bugüne kadar “güç” diye bildiğim her şey anlamsızlaştı. Ben hep bir şey yaratmanın, değiştirmenin ya da yok etmenin bir bedeli olması gerektiğini düşündüm. Enerji, zaman, irade… en azından bir sınır. Ama bu… bu sınır kavramını tamamen siliyor. Eğer gerçekten böyle bir şey mümkünse, o zaman “yapmak” diye bir şey bile yok. Sadece… istemek var.
Ve bu daha da rahatsız edici.
Çünkü eğer bir varlık sadece düşünerek gerçeklik yaratabiliyorsa… o zaman gerçek dediğim şey ne? Şu an durduğum yer, hissettiğim bedenim, hatta bu düşüncelerim… hepsi birinin “canı istediği için” var olmuş olabilir mi? Bu ihtimal bile içimde garip bir boşluk açıyor. Sanki zemin kayıyor da ben hâlâ ayakta durduğumu sanıyorum. Eğer her şey bir zihnin ürünü ise… o zaman ben gerçekten “ben” miyim, yoksa sadece o zihnin içinde tanımlanmış bir şey miyim?
…Ve daha kötüsü, eğer bu “Sacred Domain of the Mind” dedikleri şey buysa—
O zaman bir tanrının beni buraya koyması için hiçbir sebebe ihtiyacı yok.
Bu düşünce mideme bir ağırlık gibi çöktü. Çünkü bu, sadece güç değil… bu, anlamın da tek bir varlığın keyfine bağlı olması demek. Benim seçimlerim, mücadelelerim, acılarım… hepsi birinin zihninde yazılmış bir senaryodan ibaret olabilir. Ve eğer öyleyse… o zaman benim karşı çıkmamın bile gerçekten bir anlamı var mı?
…Yoksa ben de o “düşüncesel alanın” içinde, kendini özgür sanan bir şey miyim?
Bulunduğum yerler gerçek mi, yoksa… düşüncesel mi? Thanatos başını hafifçe yana eğdi, sanki benim tepkimi izlemekten keyif alıyormuş gibi.
“Senin gibi biri için,” dedi, sesi tekrar o hafif alaycı tona kayarak, “bu tür şeyler… ‘imkânsız’ kategorisine giriyor olabilir.”
Kısa bir duraksama.
Sonra…
“Benim için?” diye devam etti.
Gülümsedi.
“Çocuk oyuncağı.”
Bu kelime…
Her şeyden daha ağır geldi.
Çünkü o an fark ettim…
Bu varlık…
Magnus’tan bile farklıydı.
Daha kötüydü.
Çünkü Magnus yıkıyordu, bazı şeyleri. Varlıkları, savaştıklarımızı. Ancak, Thanatos ondan tamamen farklıydı.
Bu ise…
Yaratıyordu, şimdilik bildiğim buydu. Belki de Magnus bile onun yanında bir hiç olarak kalabilirdi.
Ve ben…
Onun yarattığı bir Sacred Domanin’in içinde duruyordum.
“Ne istiyorsun benden?” diye korkumu belli etmemeye çalışarak sert bir ses tonuyla sordum.
“Geçmişini, şimdiki zamanını ve geleceğini.”
Bu üç kelime… içime çakıldı.
İlk anda anlamadım. Ya da anlamak istemedim. Çünkü bu bir istek gibi gelmedi. Daha çok… bir hak iddiasıydı. Sanki benden bir şey talep etmiyordu da, zaten bana ait olan bir şeyi geri alacağını söylüyordu. İçimde bir huzursuzluk yükseldi—ama bu, savaşta hissettiğim türden bir korku değildi. O kadının saldırıları, Magnus’un yıkımı… hepsi somuttu. Görülebilir, hissedilebilir şeylerdi. Bu ise… soyuttu. Ama bu soyutluk, onu daha az tehlikeli yapmıyordu. Tam tersine…
Daha korkutucuydu.
“Geçmişim…” diye düşündüm istemsizce. Aklımda görüntüler belirdi. Eğitimlerim. Shu. Onun bana öğrettikleri. Ayağa kalkmayı öğrendiğim anlar. Güçsüzlüğümle yüzleştiğim zamanlar. Ve sonra… Magnus. Onunla geçirdiğim o garip, karanlık ama öğretici zamanlar. Hepsi bir anda zihnimin yüzeyine çıktı. En kötüsü de bunlardan öncesi, aile hayatım. Ama bu anılar… bana aitmiş gibi hissettirmiyordu o an. Sanki biri onları önümde sergiliyormuş gibiydi.
“Şimdiki zamanım…”
Bu düşünce daha ağır geldi. Çünkü bu, kim olduğumla ilgiliydi. Ne yaptığım, neye inandığım, neyi savunduğum… hepsi bu anın içindeydi. İnsanları korumak istemem. Onların beni sevmesini istemem. Kahraman olmak istemem… Bu arzularım, bu çelişkilerim… hepsi “şimdi”ydi.
Ve sonra…
“Geleceğim…”
Orada durdum.
Çünkü o kısım… boştu.
Henüz yazılmamıştı.
Ya da ben öyle sanıyordum.
Kalbim hızlandı. Nefesim istemsizce derinleşti ama bu bana rahatlık vermedi. Aksine, içimdeki baskıyı daha da belirgin hale getirdi. Gözlerimi Thanatos’tan ayıramıyordum.
“Bu… ne demek oluyor?” diye sordum sonunda, sesim bu sefer kontrolümden biraz daha çıkmıştı. Korkuyu bastırmaya çalışıyordum ama tamamen gizleyemiyordum.
Thanatos, sorumu duyduğunda başını hafifçe eğdi. Bu hareket, bir öğretmenin öğrencisine bakışı gibi… ama içinde garip bir sabır vardı. Sanki benim bu soruyu sormamı zaten bekliyordu.
Ve sonra…
Elini kaldırdı.
Ama bu hareket bile sıradan değildi.
Parmakları havada yavaşça açıldı. Ve o an… etrafındaki hava yoğunlaştı. Sanki görünmeyen bir şey, onun avucunun etrafında toplanıyordu. Gözlerim istemsizce o noktaya kilitlendi.
İlk olarak… Bir kurukafa oluştu.
Ama bu, sıradan bir kemik parçası değildi. Yüzeyi pürüzsüzdü ama üzerinde ince çatlaklar vardı. Bu çatlakların içinden hafif, soluk bir ışık sızıyordu—ama bu ışık… sıcak değildi. Soğuktu. Boştu. Kurukafanın göz çukurları karanlıktı ama o karanlık… içine bakıldığında geri bakan bir şey varmış hissi veriyordu. Sanki bu sadece bir nesne değil… bir “son”du.
En gözüme çarpan noktası ise, kurukafanın üzerinde uzun benimkini andıran saçları vardı ancak, solmuş bir sarı rengindeydiler.
Ardından…
Avucunun diğer tarafında koyu kırmızı bir sıvı belirdi.
Bir şişenin içinde.
Cam şişe eskiydi. Yüzeyi çiziklerle doluydu, kapağı paslı gibi görünüyordu. İçindeki sıvı… kan olduğunu anlamam uzun sürmedi. Ama bu kan… hareketsiz değildi. Yavaşça dalgalanıyordu. Sanki kendi kendine nefes alıyordu. Rengi koyuydu, neredeyse siyaha yakındı. Ona baktığım anda… içimde bir ağırlık hissettim. Tanıdık bir ağırlık.
Ve son olarak…
Bir anahtar.
Altın rengindeydi ama parlak değildi. Mat, ağır ve eski bir yapısı vardı. Üzerinde karmaşık oyuklar, semboller vardı. Bu semboller sabit değildi—bakışımı odakladıkça sanki değişiyorlardı. Anahtarın formu basitti ama taşıdığı his… ağırdı. Bu, bir kapıyı açacak bir şeyden çok… bir şeyi “belirleyecek” bir araç gibiydi.
Thanatos elini hafifçe kaldırdı.
Üç nesne… havada asılı kaldı.
Kurukafa.
Kan şişesi.
Anahtar.
Ve sonra konuştu.
“Bu,” dedi, sesi yine o sakin ama derin tonundaydı, “senin.”
Bakışlarım nesneler arasında gidip geldi.
Boğazım tekrar kurudu.
“Bu saçmalık…” demek istedim ama kelimeler tam çıkmadı.
“Hangisi ne?” diye sordum bunun yerine, gözlerimi ondan ayırmadan. Thanatos hafifçe gülümsedi.
Ve tek tek işaret etti.
Önce şişeyi.
“Bu…” dedi, “senin geçmişin.”
Kalbim bir an duraksadı.
Şişedeki kan… o an daha ağır göründü.
Sanki içindeki her damla… yaşadığım her anı taşıyordu.
Sonra anahtara döndü.
“Bu ise…” diye devam etti, “şimdiki zamanın.”
Anahtar hafifçe döndü havada. Üzerindeki semboller bir anlığına daha belirgin hale geldi.
Ve en sonunda…
Kurukafaya baktı.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra…
“Ve bu…” dedi.
Sesi bu sefer daha yavaş çıktı.
“Senin geleceğin.”
İçimde bir şey… düştü.
Gözlerim istemsizce o kurukafaya kilitlendi.
Ve o an…
İlk defa gerçekten korktum.
“Hiçbir şey anlamıyorum, Thanatos! Bana bunları söyleyerek ne elde etmeyi amaçlıyorsun?”
Thanatos, kurukafayı yere koydu ve ardından anahtarı yere koydu.
Kanın içinde bulunduğu şişeyi açtı ve yavaşça kurukafanın üzerine döktü. Kurukafanın üzerindeki saçlar artık kırmızıydı ve başından aşağı kanlar dökülüyordu. Kanların bir kısmı da anahtarın üzerine geliyordu.
Thanatos, bu işlemi yavaşça yaparken benimle konuştu. “Sana öğretiyorum, çocuğum. Şu an bana güvenmemen anlaşılabilir. Doğru olanı yapıyorsun. O yüzden seninle bir sözleşme imzalayalım.”
Bunları dedikten hemen sonra ben tepki bile gösteremeden farklı bir kelime etti.
“Sistem.”
Gözlerinin önünde sistem penceresi açıldı ve benim kullanabildiğim sistemden farklıydı. Bildiğim kadarıyla, Magnus’un da benim de sistem pencerelerimiz maviydi. Onunki ise sarıydı. Nedenini merak ettim. Ancak, bunları düşünmeye fırsatım dahi olmadan önümde kendi sistem pencerem belirdi.
[God of Death, Yıldırımlar Kralı’na zarar verecek herhangi bir şey yapmayacak.]
[God of Death ve Yıldırımlar Kralı, birbiriyle iletişime geçebilecek.]
[God of Death, güçlerinden birini Yıldırımlar Kralı ile paylaşacak.]
[Yıldırımlar Kralı, God of Death’i sonuna kadar dinleyecek.]
“God of… Death mi?”
Thanatos, elindeki şişenin içindeki tüm kanı bitirdikten sonra cam şişeyi arkasına doğru fırlattı ve şişenin kırılma sesi geldikten sonra yanıtladı.
“Doğru, bu benim gerçek kimliğim. Thanatos, sadece formaliteden bir isim. Sen ve senin gibiler beni anlayabilsin diye kullanıyorum. Ben tanrılar arasından ölümü kişileştirebilme gücünü taşıyanım. Ölümle alakalı her şeye hakimim. Bir varlığın ölüm hikayesi benim iznimle seçilir ve var olur.”
Dediklerini sindirmem çok zor oldu. Şu an karşımda bir tanrının durduğu ve benimle iletişime geçtiğini anlamak bile gözlerimi, hatta bedenimi titretmeye yetti.
“Sen- sen… Tanrısın.”
Thanatos’un altında yavaşça bir taş parçası yükseldi ve onun üstüne oturdu. Yerden saçları kana bulanmış kurukafa parçasını alıp kucağına koydu ve saçlarını okşamaya başladı.
“Üç an, senin hayatında ölümün etkisinin olduğu üç an var. The Non-Shining Child .” derken sesi bulunduğumuz alanın kokusunu gittikçe üzerime baskılıyor gibiydi. Burnum yanıyordu. Bana böyle seslenmesi canımı yakıyordu.
“Bana böyle seslenme!”
Sesim… patladı.
Elimden yayılan yıldırımlarla hızlıca mızrağım oluştu ve tüm gücüme suratının ortasına fırlattım. Mızrağım suratına çarptığı anda minik toz parçalarına dönüştü.
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Sanki ona pamuk fırlatmışım gibi hissettim. “Sözleşmeyi kabul edersen… Güzel sohbetimize başlayabiliriz, çocuğum.”
Bunu söyleyişindeki ton… küçümseme değildi sadece. Daha kötüsüydü. Bunu ilk fark ettiğim an, zihnimde alışık olduğum tüm “güç” tanımları çatlamaya başladı. Çünkü küçümseme, en azından bir hiyerarşi kurar. Üstte ve altta bir yer vardır. Ama onda hissettiğim şey, böyle bir düzenin hiç var olmadığıydı. Sanki ben zaten onun bakış alanında bir “varlık” bile değil, önceden yazılmış bir satırdım. Sahiplenme de değildi bu; sahiplenme, en azından “sen varsın” demektir. Bu ise daha sessiz, daha mutlak bir şeydi: “sen zaten tanımlısın.” Ve bu düşünce, içimdeki bütün özgürlük hissini ilk defa gerçek anlamda ezdi. Sanki iradem, doğrudan bir gözün içine bakıyor ve o göz bana “sen bunu seçemezsin” diyordu.
Bir adım geri çekildim.
Ama bu hareketi gerçekten ben yapmadım.
Bedenim geri gitmişti, evet, ama zihnim çok daha önce çekilmişti zaten. Sanki bulunduğum yerden değil, kendi varlığımdan uzaklaşıyordum. O an fark ettim ki korku her zaman bağırmazdı. Bazen sadece mesafeyi değiştirirdi. Ve ben, o an, kendi içimde bile ondan uzaklaşamıyordum. Çünkü ne kadar geri gidersem gideyim, onun varlığı bulunduğum yerin dışına taşmıyordu; aksine, içime doğru genişliyordu. Bu düşünce midemi daha da sıkıştırdı. Kaçmak bir çözüm gibi görünüyordu ama kaçabileceğim bir “dış” artık var mıydı, bundan bile emin değildim.
Sözleşme.
Kelime zihnimde tekrar tekrar dönmeye başladı. Sanki basit bir kelime değil de, kafamın içinde açılan bir kapıydı. Her tekrarında biraz daha gerçek oluyordu. Mantıklıydı. Hatta fazla mantıklıydı. Bu bile başlı başına rahatsız ediciydi. Çünkü tehlikeli olması gereken şeyler genelde böyle net, böyle düzenli görünmezdi. Geçmişimi bilmek… şimdimi görmek… geleceğime dokunmak… bu kulağa güç gibi geliyordu. Bilgi, her zaman güçtü. Bunu Magnus’tan öğrenmiştim. Shu’dan öğrenmiştim. Hatta yaşadığım her şey bunu doğruluyordu. Belki bu, eksik parçalarımı tamamlayacak bir şeydi. Belki Cistern’e döndüğümde beni daha hazırlıklı kılacaktı. Belki Aurelia’nın gözlerinde daha az “zayıf” görünmemi sağlayacaktı. Belki de sonunda… kendimi gerçekten anlayacaktım.
Ama bu “belki”lerin hepsi, bir noktadan sonra boğucu hale geldi.
Çünkü her biri, aynı varsayıma dayanıyordu: bu sözleşme bana ait bir kazançtır.
Ve içimdeki sessiz ses, bunu ilk kez bu kadar net bir şekilde reddetti.
“Bu doğru değil.”
Bunu yüksek sesle söylememiştim ama zihnimdeki yankısı, Thanatos’un sesinden daha netti. Sözleşme bana bilgi verebilirdi, evet. Ama bilgi tek başına masum değildi. Bilginin ne olduğu kadar, nasıl verildiği ve kim tarafından verildiği de önemliydi. Ve bu varlık… bana bilgi “vermeyi” teklif etmiyordu. Bana bilgi “biçimlendirmeyi” teklif ediyordu. Bu fark, zihnimdeki tüm dengeyi değiştiriyordu. Çünkü bilmek, artık bir eylem değil… bir teslimiyet gibi görünmeye başlamıştı. Geçmişim…
Şimdiki zamanım…
Geleceğim…
Bunların üçü de benim “ben” dediğim şeyin sınırlarıydı. Ve o, bu sınırları elinde tutuyordu. Bu düşünce, içimde garip bir boşluk açtı. Sanki kendimi bir bütün olarak değil de, biri tarafından ayrılmış parçalar halinde hissediyordum. Ve en kötüsü… bu parçaların bana ait olup olmadığından bile emin değildim artık. Sanki benim hikâyem dediğim şey, zaten çoktan yazılmıştı ve ben sadece içinde hareket eden bir figürdüm.
Magnus’u düşündüm.
Onun soğukluğu, mesafesi, bazen acımasız görünen açıklığı… hepsi bir şekilde insana ait bir şeydi. Çünkü Magnus, ne kadar yıkıcı olursa olsun, bana hep bir seçenek hissi bırakmıştı. Onu reddedebilirdim, tartışabilirdim, karşı çıkabilirdim. Ama bu varlık… bana karşı çıkma alanı bile bırakmıyordu. O sadece konuşmuyordu; tanımlıyordu. Ve tanımlanan bir şey, artık tartışma konusu olmazdı.
Shu’yu düşündüm.
Onun öğretisini.
Bana öğrettiği disiplin, kontrol, denge… hepsi şimdi daha kırılgan görünüyordu. Çünkü Shu’nun öğrettiği şeyler bile bir “yol” sunuyordu. Ama bu varlık… yol göstermiyordu. Yolun zaten çizilmiş olduğunu söylüyordu. Ve bu, bir rehberlik değil… bir kapanıştı.
Cistern’i düşündüm.
Oraya dönmem gerekiyordu.
Görevler vardı. İnsanlar vardı. Savaş vardı.
Ama bu düşünce bile artık eskisi kadar net değildi. Çünkü eğer burada kalırsam… eğer bu sözleşmeyi kabul edersem… sadece görevlerimi değil, “neden”imi de değiştirebilirdim. Ve bu ihtimal, fiziksel bir ölümden daha korkutucuydu. Çünkü ölümde en azından hikâye biterdi. Ama burada… hikâyenin yazarı değişebilirdi.
Ve o zaman…
Ben hâlâ “ben” olur muydum?
Bu soru zihnime saplandı.
Reddedersem… belki kurtulurdum.
Ama kurtulmak ne demekti?
Kaçmak mıydı? Yoksa bilmemek mi?
Ve bilmemek…
Bazen en güvenli şeydi.
Ama en tehlikelisi de oydu.
İçimdeki kahramanlık hissi kıpırdandı. İnsanları korumak isteyen tarafım “kabul et” diyordu, çünkü güç her zaman bir cevap gibi görünürdü. Ama aynı anda hayatta kalmak isteyen tarafım “kaç” diyordu, çünkü bu varlık güçten daha fazlasıydı; bir düzenin kendisiydi. Ve ben o düzene dahil olursam… artık kurtaran değil, yazılan biri olabilirdim.
Ama en derindeki şey…
Hiçbiri değildi.
Sadece sessiz bir farkındalık vardı.
“Bu varlık… senin hikâyeni zaten biliyor.”
Ve bu cümle, korkunun kendisinden bile daha ağırdı.
Çünkü eğer hikâyem zaten biliniyorsa…
Ben sadece içinde yürüyen biri değilim.
Ben… zaten okunmuş bir sayfayım.
Bu yüzden…
“Öyle olsun, tanrı. Kabul ediyorum.”
[Sözleşmeyi Kabul Ettiniz.]
Thanatos, surat ifadesi takınmadan sadece elini oynattı ve ardından parmağını şıklattı.
Önündeki iki obje yok oldu, sadece anahtar kaldı.
Anahtarı tuttu ve bana gösterdi.
“Şimdi ki sen, kendin hakkında bir şey bilmeyen eksik ve boş bir parçasın. Sadece kurtarma arzusuyla dolup taşıyorsun ama eksiksin. Bir varlık demek için sana öncelikle varlığın tanımını bile öğretmemiz lazım. Hiçbir şey bilmiyorsun, bu evrene dair hiçbir şey, kendine dair hiçbir şey.”
Yavaşça avcunu kapattı ve anahtar avcunun içinde kaldı. Söylediklerini anlamaya çalışıyordum ve yaptığımız sözleşme gereğince dinlemeye çalışıyordum.
Thanatos bir süre konuşmadı. Bu sessizlik, önceki sessizlikler gibi boş değildi; aksine, bir şeyin “karar verdiği” andı. Sanki bulunduğumuz cehennemi andıran alan bile onun düşüncelerine göre yeniden hizalanıyordu. Lavların akışı aynı kalmasına rağmen artık “akış” gibi değil, bir anlamın nefes alıp verişi gibi görünüyordu. Kara sütunların içindeki titreşimler bile daha düzenli, daha bilinçli bir ritme girmişti. O kapalı gözlerin ardında bir şey beni değil, beni oluşturan bütün ihtimalleri izliyordu.
Sonra konuştu.
Ve ilk cümle, bir açıklama değil… bir çerçeveydi.
“Senin için değil, ancak benim için hayatın anlamı…” dedi, sesi sanki tek bir kişiye değil, varoluşun kendisine hitap ediyormuş gibi ağırdı. “bir varlığın bulduğu bir hakikat değildir. O varlık, sadece o hakikatin içinde kendine bir yer açmaya çalışır.”
Kısa bir duraksama verdi. Bu duraksamada, kelimeleri yeniden tartmadı; daha çok, benim zihnimde onların neye dönüşeceğini bekledi.
“Sen,” diye devam etti, “hayatı bir kurtarma eylemi olarak tanımlıyorsun.”
Bu cümle sert değildi. Ama rahatsız ediciydi. Çünkü doğruydu ve doğruluğu bana ait değildi.
“İnsanları kurtarmak istiyorsun,” dedi Thanatos, sesi ne yargılayıcıydı ne de övücü—daha kötüydü, gözlemleyiciydi. “Ama kurtardıkların seni var edeceklerini sanıyorsun. Oysa sen… onların içindeki boşluğun yansımasıyla besleniyorsun.”
Bir an durdu.
Sonra ekledi:
“Bu yüzden parlamak istiyorsun.”
Bu kelime içime battı. Parlamak… sanki bir hedef değil de, bir eksikliğin estetik haliymiş gibi.
“Fakat sen,” dedi yavaşça, “parlayan bir ışık değilsin.”
İçimdeki tepkiyi bastırmaya çalışsam da vücudum bunu yapmıyordu. Nefesim ağırlaştı. Çünkü bu bir hakaret değildi; bu, bir “tanım” gibi sunuluyordu.
“Sen,” diye devam etti, “ışığı taşıdığını sanan bir boşluksun. Ve boşluklar… ışığı üretmez. Sadece onu yankılar.”
Bu cümleyle birlikte, etrafımızdaki alan bir anlığına daha da daraldı. Sanki evren bile dinliyordu.
Thanatos hafifçe başını eğdi.
“Şu anki halin…” dedi, “bir amaç değil. Bir yönsüzlük.”
Kısa bir duraksama.
“Ve yönsüzlük… her zaman bir şeye dönüşür.” Bu cümleyi söylediğinde aklıma 2 yıl içerisinde Dünya adı verilen Sacred Domain’de okuduğum ve hakkında bilgiler öğrendiğim insanların bireysel yapıları geldi. Çünkü sesi neredeyse filozofların yazdığı metinler gibi ağırdı; Herakleitos’un akışını, Nietzsche’nin uçurumunu, belki de Platon’un gölgelerini andıran bir katman vardı içinde. Ama hiçbirine tam olarak benzemiyordu. Çünkü o, düşünmüyordu—bildiğini söylüyordu.
Belki de, benim aksime hayatı boyunca okumuş biri böyle düşünmezdi. Ben hep havalı olmaya çalışıyorum sonuçta.
Neyse, Aurelia’ya sorarım…
“Eğer bu boşluk doldurulmazsa…” dedi, “ışık sönmez.”
Bir an sustu.
Sonra düzeltti:
“Sadece… artık ışık olmaz.”
İçimde bir şey titredi.
Ama Thanatos henüz bitirmemişti.
Elini hafifçe kaldırdı. Ve üç nesne yeniden belirdi: kurukafa, kan dolu şişe ve anahtar. Ama bu sefer, sadece semboller değildi; sanki varoluşun kendisinin üç katmanı gibi ağırlık taşıyorlardı.
“Bak,” dedi.
Ve ilkine işaret etti.
“Geçmişin, hatıraların toplamı değildir.” dedi.
“Geçmişin, sana ne yapıldığının izidir.”
Şişeye baktım. Ancak, onun sözleriyle gözüm bulanıklaştı. Odağımı kaçırdı.
“Geçmişinde sana ne denildiğini göremiyorum, yaratıcın seni iyi korumuş olmalı. İlginç olan ondan da bahsedemiyorum. Tanrıların bile ismini ağzına alamayacağı varlıklar vardır ne de olsa.”
Baştanrı’nın adını, Magnus rahatlıkla ağzına alırdı. Acaba Tanrılar, kendilerinden üstün olan Baştanrı’nın adını ağzına alamıyor mu?
Ardından şişeye olan odağım geri geldi.
Koyu kırmızı sıvı içinde hiçbir hareket yok gibiydi ama aynı zamanda sürekli bir hareket hissi vardı. Sanki içinde sabit bir an yoktu.
“Sen,” diye devam etti, “insanlığın nasıl bir şey olduğunu bilmiyordun.”
Kısa bir sessizlik. “Sen… bir iradenin ne olduğunu da bilmiyordun.”
Sesi daha derinleşti.
“Senin başlangıcın, bir ‘insanlık’ olayı değildir. Bir müdahaledir.”
Bu kelime zihnime çarptı: müdahale.
“Bu yüzden geçmişin…” dedi, “Belki de kan olarak görünüyordur.”
Şişe hafifçe titreşti.
“Çünkü başlangıcın… yaşam değildi. Bir yazımdı.”
Sonra anahtara baktı.
Gözleri hâlâ kapalıydı ama o an hissettim: bana değil, “şu ana” bakıyordu.
“Şimdiki zamanın, yaşadığın an değildir.” dedi.
“Şimdiki zamanın, sana bırakılan dar bir aralıktır.”
Anahtar havada yavaşça döndü.
“Sen şu an karar vermiyorsun,” diye devam etti. “Sadece sana verilen alan içinde hareket ediyorsun.”
Kısa bir duraksama.
“Bu yüzden ‘özgürlük’ dediğin şey…” sesi hafifçe inceldi, “çok iyi tasarlanmış bir sınırdır.”
İçimde bir şey itiraz etmek istedi ama cümle benden önce konuştu.
“Sen… bir ışık taşıyorsun.” dedi. “Ama ışık, kendi yönünü seçmez. Yalnızca bir şeyi aydınlatır.”
Ve sonra kurukafaya baktı.
Bu kez sesi daha sessizdi.
Daha… kesin.
“Geleceğin, bir ihtimal değildir.” dedi.
“Geleceğin, tamamlanmış bir anlamın son formudur.”
Kurukafa ağırlaştı.
“Sen bir gün insanlığı kurtarabilirsin.” dedi.
Bu cümle kalbimi sıkıştırdı.
Ama devamı daha ağırdı. “Ancak, o kurtarma… seni kurtarmaz.”
Kısa bir sessizlik.
“Çünkü sen kurtaran olmayacaksın.”
Sesi neredeyse bir fısıltıydı.
“Sen… kurtarmanın ne olduğunu anlayan olacaksın.”
Kurukafanın içindeki boşluk bana baktı.
Ve Thanatos son kez konuştu:
“Parlamak, ışık olmak değildir.”
Bir an durdu.
“Parlamak… yanmayı kabul etmektir.”
Ve o an anladım.
Bu bir kehanet değildi.
Bu… benim zaten içinde olduğum bir sonun açıklamasıydı.
İçimdeki o ağır sessizlik, Thanatos’un sözlerinden sonra bile dağılmadı. Aksine, her cümlesi zihnimde ayrı bir katman gibi çöktü; geçmişim, şimdiki zamanım ve geleceğim… sanki gerçekten elimde tutulan üç nesneye dönüşmüştü ve ben ilk defa kendi hayatıma dışarıdan bakıyordum. Kan gibi sunulan başlangıcım, anahtar gibi arada sıkışmış anım ve kurukafa gibi sonum… hepsi tek bir çizgiye bağlanıyor gibiydi. Ama bu çizginin beni kapattığını hissetmek yerine, onu ezip geçme isteği daha ağır bastı.
Çünkü eğer bu doğruysa… eğer ben gerçekten bir “tanım”dan ibaretsem… o zaman buna boyun eğmek de bir seçenekti, karşı çıkmak da. Ama içimdeki şey, buna “izin verilemeyecek” kadar basit bir yerde duruyordu. İnsanları koruma isteğim, sevdiklerime tutunma biçimim, Magnus’un sert öğretileri, Shu’nun bana bıraktığı o kırık ama güçlü miras… hepsi tek bir şeye dönüşüyordu: ben bu hikâyenin sadece okunacak kısmı olmayacaktım.
Gözlerimi Thanatos’tan ayırmadan, içimdeki tüm korkuya rağmen o kelimeleri seçtim. Sesim titriyordu ama kırılmıyordu.
“Eğer geçmişim bir yazım, şimdiki zamanım bir aralık ve geleceğim bir sonuçsa…” dedim, kelimeler boğazımdan ağır ağır çıkarken, “o zaman ben o yazının üstünden yürürüm. O aralığı kırarım. Ve o sonucu… bana dayatılan şekilde değil, korumam gerekenler için yeniden yazarım. Ne kaderim, ne de bana gösterilen son beni durdurabilir—çünkü ben bu evrenin iyilerini, onların benden beklediği anlamdan daha fazlası için kurtaracağım.”
Thanatos, bana bakarken gülümsüyordu. Bu gülümseme garip bir şekilde hoşuma giden bir gülümsemeydi. İronik, değil mi? God of Death’in gülümsemesinin içimi ısıtması. BÖLÜM SONU